Bir Anadolu Efsanesi Şefik Çerçioğlu’nun Kore Günlüğü

Şefik Çerçioğlu’nun hayatını 2007’de kaleme aldım. Eseri 2011 yılının Temmuz ayında elimize alabildik. Büyük bir titizlikle kaleme aldığım bu eserin en çarpıcı olan konularından biri de Sevgili Şefik Çerçioğlu’nun askerlik yıllarıydı.

Kitabın 91. sayfasından başlayıp 114. sayfasına kadar uzanan bu bölüm, fotoğraflarla birlikte tam 24 sayfa yer kaplamaktadır. Bu 24 sayfalık hacim, sadece zamandizinsel bir düz anlatı değil; öznenin dünyayı tanıma, bakış açısını genişletme ve kendi kaderiyle birlikte ülkesinin şartlarını değiştirme arzusunu barındıran derin bir toplumsal ve kültürel çevre çözümlemesidir.

Geri Dönüşü Oomayan Bir Yolculuk ve Veda İzninin Esirgenmesi

Şefik Çerçioğlu ve silah arkadaşları için Kore’ye seçilmek, sadece uzak bir coğrafyaya gitmek değil, adeta bilinmeze ve ölüme doğru atılan bir adımdı. Bu sürecin en trajik ve askerlerin iç dünyasında derin yaralar açan psikolojik kırılma noktası, aileleriyle son bir kez görüşmelerine ve veda etmelerine izin verilmemesidir. Dönemin askeri ve siyasi ortamı gereği, askerlerin kaçma ihtimalini göze alamayan veya ruhsal güç ile istekliliğin tamamen dağılmasından çekinen askeri yönetim, bu insani hakkı onlardan esirgemiştir.

Memleketlerinden, ana-baba ocağından kopup gelen bu genç Anadolu çocukları, arkalarında bir helallik bile bırakamadan, sevdiklerini son bir kez göremeden trenlere ve ardından gemilere bindirilmiştir. Bu durum, Çerçioğlu’nun hafızasında askerliğin ne denli katı, tavizsiz ve bireyi yok sayan bir işleyiş olduğunu gösteren ilk büyük darbedir.

“Ölecek Gözüyle Bakılan” Askerler ve Bol Tütün Dağıtımı

Amerikan askeri lojistiği ve idaresi, Türk askerine karşı iki uçlu bir yaklaşım sergiliyordu. Bir yandan cephedeki cesaretlerine hayran kalıyorlar, diğer yandan ise onları “cephede her an ölecek, geri dönmesi mucize olan” fedailer olarak görüyorlardı. Amerikalıların bu bakış açısının en somut ve çarpıcı dışavurumu, Türk askerlerine adeta sınırsızca dağıtılan tütünler olmuştur. On günde bir, her askere beş paket filtreli Amerikan sigarası verilmesi, sadece bir hak veya rahatlık unsuru değildi; bu, cephede ölüme giden, yaşam beklentisi düşük görülen askerleri teselli etme ve bir nevi “son arzularını” peşinen yerine getirme politikasıydı.

Ülke Şartları ve Değişim Arzusu: Askerliğe Yararcı Bakış

Şefik Çerçioğlu’nun bu görevi ve Kore’ye gitmeyi kabul etmesinin arkasında, sadece soyut bir vatan görevi bilinci değil, aynı zamanda kendi kişisel şartlarını ve ülkenin içinde bulunduğu dönemsel zorlukları aşma arzusu yatıyordu. Dönemin Türkiyesi’nin ekonomik imkânsızlıkları, Anadolu’daki kısıtlı ticaret imkânları ve geleceğe dair belirsizlikler göz önünde bulundurulduğunda; bu yapı bünyesinde bir asker olmak, Çerçioğlu için dünyaya açılma ve hayatının seyrini değiştirme noktasında yararcı bir fırsattı.

Şefik Çerçioğlu, bu meseleye sadece askeri bir görev olarak değil; cebine konan harçlıklar (askeri kantinlerde harcanan paralar, biriktirilen sermaye) ve elde edeceği geniş ufuk sayesinde, döndüğünde hem kendi hayat standardını hem de ailesinin ticari geleceğini kökten değiştirecek bir sıçrama tahtası olarak bakmıştır.

Amerikan Gemisindeki Rahatlık ve Değişen Dünya Görüşü

28 gün süren okyanus aşırı yolculuk ve Amerikan askeri gemisi, Şefik Çerçioğlu için adeta bir “kültür şoku” ve çağdaşlaşma laboratuvarı olmuştur. Anadolu’nun yokluklarından gelen bir genç için gemideki şartlar büyüleyicidir:

Öyle ki, çocukken okuduğu Jules Verne’nin hiç hafızasından çıkmayan “80 günde Devri Alem” adlı mecara kitabını adeta yaşamaktadır!

Üst Düzey Rahatlık: Sinema salonları, bilardo masaları, masa tenisi alanları ve spor salonları ile donatılmış bu gemi, Çerçioğlu’na adeta yüzen bir lüks otel, büyük bir tatil gemisi duygusu vermiştir.


Çağdaş Dünya ile Tanışma: Hayatlarında ilk kez karşılaştıkları alafranga tuvaletler ve bu tuvaletlerin kullanımı üzerine yaşanan şaşkınlıklar, iki farklı gelişmişlik düzeyinin ve yaşam standardının çarpışmasını simgeler.


Sinema ve Filmlerin Etkisi: Yolculuk boyunca her gün izlediği iki-üç Amerikan filmi, Çerçioğlu’nun zihnindeki batı, çağdaşlık, yaşam tarzı ve dünya algısını kökten sarsmıştır. Bu filmler ve gemideki muazzam teşkilat yeteneği, onun bakış açısını genişletmiş; dünyaya, ticarete ve insani gelişmişliğe yaklaşımını tamamen değiştirmiştir.

Şefik Çerçioğlu için Kore askerliği; veda izninin verilmediği bir mahrumiyetle başlayan, “ölecek asker” muamelesiyle bol tütüne boğulan, ancak Amerikan gemisindeki rahatlık ve sinema kültürüyle dünyası tamamen yenilenen bir dönüşüm hikayesidir. O, cephedeki zorlu koşullara ve savaş talimlerine rağmen bu süreci, kendi hayatının ve Türkiye’deki gelecekteki sanayici kimliğinin ticari ve toplumsal temellerini atan geniş bir vizyon inşasına dönüştürmeyi başarmıştır.

Şefik Çerçioğlu’nun İçinde Bulunduğu Durum Tam da: “Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etmek”: İste Memleketin Çaresizliği

1950’lerin Türkiyesi, yoklukla, yoksullukla ve savaştan yeni çıkmış bir dünyanın ekonomik ağırlığıyla boğuşuyordu. Anadolu insanı için seçenekler oldukça kısıtlı, yarınlar belirsizdi. İşte tam bu süreçte devlet ve askeri irade, gencecik evlatlarının önüne Kore’yi koydu. Askerler için bu durum tam anlamıyla “ölümü gösterip sıtmaya razı edilmek”ti. Cephede her an canını kaybetme, bir daha memleketini görememe riski (ölüm) bir taraftaydı; diğer tarafta ise memleketteki geçim sıkıntısı, geleceksizlik ve çaresizlik (sıtma) duruyordu. Anadolu’nun kavruk çocukları, kendi ülkelerinde bulamadıkları imkânları, hayatlarını en büyük tehlikeye atarak uzaktaki bir savaşta aramak zorunda bırakıldılar. NATO askeri olmak, onlar için bir lüks veya gönüllü bir macera değil; memleketin içinde bulunduğu o ağır tıkanmışlığın yarattığı mecburi bir sığınaktı.

“Gözden Çıkarılmışlık” Duygusu ve Türk Askerinin İç Burukluğu

Amerikan gemisindeki o göz kamaştırıcı rahatlık, sinema salonları, lezzetli yemekler ve bolca dağıtılan tütünler Türk askerinin ruhunda sadece bir hayranlık uyandırmadı; aynı zamanda çok ağır bir iç burukluğu ve yabancılaşma yarattı. Askerler kendilerine sunulan bu aşırı konfora baktıklarında, arkalarında bıraktıkları memleketlerinin sefaletini, kerpiç evleri, çarpsa yıkılacak dükkânları ve unuttukları damak tatlarını düşündüler.


Daha da acısı, Amerikalıların onlara “ölecek gözüyle” bakarak bu imkânları sunduğunu hissettiklerinde, içlerinde bir gözden çıkarılmışlık duygusu büyüdü. Kendi devletlerinin bir veda iznini bile çok görerek apar topar cepheye sürdüğü bu çocuklar, yabancı bir devletin gemisinde lüks içinde ağırlanırken aslında “kesime giden kurbanlıklar” gibi şımartıldıklarının farkındaydılar. Bu durum, Türk askerinin zihninde şu acı soruyu doğurdu: “Bizim canımızın bedeli, yabancının gemisindeki konfor ve tütün kadar ucuz mu?”

Fedakârlığın Epik Değil, Buruk Yüzü

Bu yüzden bu hatıralar, sadece geleceğin sanayici kimliğini besleyen parlak bir başarı hikayesinden ibaret değildir. Satır aralarında;
* Kendi ülkesinin şartlarından kaçmak için ölümün kucağına atılmayı göze alan bir gençliğin çaresizliği,
* Bir helallik alamadan yola çıkarılan evlatların kırgınlığı,
* Yabancının parası ve imkânıyla dünyayı tanırken, kendi ülkesinin yoksulluğuna içerleyen bir yurtseverin gizli sızısı vardır.

Şefik Çerçioğlu’nun bu süreci bir vizyona dönüştürmeyi başarmış olması, arkadaki bu toplumsal dramı ve Türk askerinin “sıtmaya razı edilerek” cepheye sürülüşünün yarattığı o derin ruhsal ezilmişliği ortadan kaldırmaz. Aksine, o parıltılı çağdaşlaşma vitrininin arkasında, Anadolu insanının canı pahasına ödediği çok ağır bir bedel durmaktadır.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Bir Cevap Yazın