Bugün sizlere alışılmışın dışında kişisel gelişim söylemlerinin dışına çıkan bir düşüncemi aktarmak istiyorum. İnsanın yaşadığı olumsuzlukları romantikleştirmek ya da her acıdan bir kahramanlık hikâyesi çıkartmayı kişisel gelişime uygun bulmuyorum. Hatta tam tersine, bu yaklaşımı sorguluyorum. Ve şimdi sizlere soruyorum; “Niçin zarar gören hep kendini küllerinden doğmak zorunda olan kişi olarak tanımlıyor? Niçin başkasının yaptığı kötülüğün yıpranmışlığını kendi kimliğine yazıyor/kazıyor?
Belki de insanı asıl güçlendiren, küle dönüşmesi değil; kendisine yöneltilen kötülüğü kendi karakterine bulaştırmadan ondan bir sonuç çıkarabilmesidir. Burada önemli bir ayrım yapıyorun: Herkes yaşadığı olumsuzluklardan güçlenerek çıkmaz. Kimi öfkelenir, kimi başkasına zarar vermeye başlar, kimi de yaşadığı haksızlıkların benzerini başkalarına yaşatır. Dolayısıyla belirleyici olan yalnızca başımıza gelenler değil, onlarla ne yaptığımızdır.
Geçmişi çoktan gömdüm.
Son zamanlarda sıkça karşılaştığımız bir söz var: “Küllerinden yeniden doğmak.”
Peki, neden küle dönüşüyoruz? Neden her kırgınlığın, her hayal kırıklığının, her haksızlığın ardından kendimizi ölmüş, yanmış, bitmiş ve yok olmuş olarak tanımlıyoruz? Birileri bizi incittiğinde neden onların davranışlarının sonucunu kendi varlığımızın yıkımı olarak anlatıyoruz?
Biraz durup düşünelim.
Elinize bir gazete parçası alın ve yakın. Kâğıt yanar, yapısı değişir ve geriye kül kalır. Şimdi o külü alın ve yaktığınız gazete parçasını yeniden üretmeye çalışın. Üstelik onu bir kuşe kâğıdına dönüştürmek istediğinizi düşünün.
Mümkün mü?
Yanmış kâğıdı, küllerini bir araya getirerek eski hâline döndüremezsiniz. Yeni bir kâğıt üretmek için farklı bir süreç, uygun hammaddeler ve başka işlemler gerekir. Ürettiğiniz kâğıt da yaktığınız gazetenin aynısı olmaz.
Öyleyse insanın yaşadığı her olumsuzluğun ardından kendisini küle dönmüş bir varlık olarak tanımlaması ne kadar anlamlı?
İnsan kâğıt değildir. Yaşadığı bir olayın ardından değişebilir, gelişebilir, düşüncelerini gözden geçirebilir. Bir zamanlar doğru kabul ettiği şeylerin yanlışlığını fark edebilir. İnsanlara, hayata ve kendisine ilişkin bakış açısını değiştirebilir. Ancak bütün bunları gerçekleştirmek için önce yanması, tükenmesi ya da ölmesi gerekmez.
Değişmek için yok olmak zorunda değiliz.
Üstelik bizi yıpratmaya çalışanların gerçekten bizi yıpratıp yıpratmadığını da sorgulamalıyız.
Birisi bizi küçümsemeye çalıştı diye küçülmüş mü oluruz? Birisi bizi değersizleştirmeye çalıştı diye değerimizi mi kaybederiz? Birisi hayatımıza hakaretleriyle, saldırganlığıyla, seviyesizliğiyle ya da sınırlarımızı ihlal eden davranışlarıyla girdi diye kendi karakterimizi onun davranışları üzerinden mi tanımlamalıyız?
Belki de yanlış soruyu soruyoruz.
Belki mesele, bir başkasının bize ne yaptığı kadar, bizim onun yaptıklarıyla ne yaptığımızdır.
Çünkü bizi yıpratmaya çalışan bir insanın davranışları, bazen kendi karakterini ortaya koyarken bizim de hangi değerler üzerinde durduğumuzu görmemizi sağlar. Daha önce fark etmediğimiz sınırlarımızı fark ederiz. Neye izin verip neye vermeyeceğimizi öğreniriz. İnsanları değerlendirirken hangi ölçütlere ihtiyacımız olduğunu anlarız.
Bizi küçültmeye çalışan birinin davranışı, kendi değerimizi yeniden düşünmemize neden olabilir. Bizi susturmaya çalışan biri, sesimizi hangi koşullarda kullanacağımızı sorgulatabilir. Bize haksızlık eden biri, adalet konusundaki hassasiyetimizi daha görünür hâle getirebilir.
Ancak burada önemli bir ayrım var.
Bize yapılan kötülük, kendiliğinden bir iyiliğe dönüşmez. Onunla ne yapacağımızı belirleyen bizim tutumumuzdur.
Çünkü aynı haksızlıkla karşılaşan iki insanın birbirinden tamamen farklı yönlere gitmesi mümkündür. Biri yaşadığı kötülüğü başkasına yöneltirken diğeri aynı kötülüğü yapmamak için daha fazla özen gösterebilir. Biri öfkesini karakterinin merkezine yerleştirirken diğeri öfkesini anlamaya ve yönetmeye çalışabilir.
Dolayısıyla belirleyici olan yalnızca başımıza gelenler değil, onlarla ne yaptığımızdır.
Yaşadıklarımızı bir başkasına zarar vermenin gerekçesi hâline mi getiriyoruz, yoksa kendi davranışlarımızı daha dikkatli değerlendirmek için mi kullanıyoruz? Bir haksızlıkla karşılaştığımızda adaletten mi uzaklaşıyoruz, adalete olan bağlılığımızı mı güçlendiriyoruz? Bize yapılanı başkasına mı yapıyoruz, yoksa bu davranışın bizde son bulması için mi çaba gösteriyoruz?
İşte insanın kendisini inşa ettiği yer tam da burasıdır.
Bu nedenle, yaşadığı her olumsuzluğun ardından “Eski ben öldü” diyen insana başka bir soru sormak istiyorum:
Neden öldü?
Neden geçmişteki kendini bugünkü varlığından ayırmak için onu bir mezara yerleştirmek zorunda hissediyorsun? Seni bugün olduğun kişiye dönüştüren yaşanmışlıkları neden bütünüyle reddediyorsun? Geçmişte yaptığın hatalar, aldığın kararlar, duyduğun güven, yaşadığın hayal kırıklıkları ve öğrendiğin gerçekler neden artık senden ayrı bir insanın hikâyesi olsun?
Belki de eski ben ölmedi. Belki bazı düşünceleri değişti. Bazı insanlara ilişkin kanaatleri farklılaştı. Bazı alışkanlıklarından vazgeçti. Daha önce izin verdiği şeylere artık izin vermemeyi öğrendi. Belki daha önce göremediği bir gerçeği gördü. Bunların hepsi değişimdir. Fakat değişim, ölüm değildir.
İnsan geçmişini inkâr etmeden de yoluna devam edebilir. Yaşadıklarını yok saymadan da onlardan bağımsız kararlar alabilir. Kendisine yapılan haksızlığı unutmadan da hayatını o haksızlığın çevresinde kurmayı reddedebilir. Bunun için küle dönüşmesi gerekmez. Kaldı ki her acının insanı güçlendirdiğini söylemek de doğru değildir. Her olumsuzluk bir ders bırakmaz; her hayal kırıklığı insanı olgunlaştırmaz. Bazen yaşananlar insanı yorar, güvenini sarsar, hayatını zorlaştırır. Bazı yaraların iyileşmesi zaman, destek ve emek gerektirir.
Bunları kabul etmek, insanın güçsüz olduğunu göstermez.
Asıl mesele, başımıza gelen her şeyi güzel bir hikâyeye dönüştürmek değildir. Asıl mesele, yaşadığımız şeyin ne olduğunu dürüstçe görebilmek ve bundan sonra ne yapacağımıza karar verebilmektir.
Beni inciten birinin davranışını bir iyilik olarak adlandırmak zorunda değilim. Bana yapılan haksızlığa minnet duymak zorunda değilim. Bir başkasının kötülüğünün bana kazandırdığı bir farkındalık varsa, bu farkındalığın sahibi yine benim.
Beni yıpratmaya çalışan kişi, farkında olmadan düşüncelerimi gözden geçirmeme neden olmuş olabilir. Ama beni inşa edenin o olduğunu söylemek de doğru değildir.
O bir davranışta bulundu. Ben o davranış karşısında kendi tutumumu belirledim.
Aradaki fark budur.
Beni ben yapan, başkalarının bana yaptıklarının toplamı değildir. Onlarla kurduğum ilişki, aldığım kararlar, savunduğum değerler ve davranışlarımın sorumluluğunu üstlenme biçimim de bu bütünün parçalarıdır.
Öyleyse neden her değişimi bir ölüm, her yeni başlangıcı bir doğum, her güçlenmeyi küllerden yükseliş olarak anlatıyoruz?
Belki de bazen yalnızca değişiyoruzdur.
Belki bir gün, bir zamanlar bizi çok üzen bir olayın artık aynı etkiyi yaratmadığını fark ediyoruzdur. Belki bir zamanlar bizi inciten bir insanın bugün hayatımızda hiçbir belirleyiciliğinin kalmadığını görüyoruzdur. Belki artık kendimizi açıklamak, kanıtlamak ya da başkalarının hakkımızdaki düşüncelerini değiştirmek için eskisi kadar çaba göstermiyoruzdur.
Bunların hiçbiri için ölmemiz gerekmiyor.
Ben geçmişimi çoktan gömdüm.
Ama kendimi değil.
Geçmişimde yaşadıklarımı, geçmişte bıraktığım insanları ve artık hayatımda taşımak istemediğim yükleri geride bıraktım. Yaşadıklarımı kendi varlığımın eksikliği olarak değil, hayatımın bir parçası olarak kabul ettim. Onların bugün kim olduğuma bütünüyle hükmetmesine izin vermemeyi seçtim.
Eski ben huzur içinde uyumasın.
Çünkü o ölmedi.
Öğrendi, sorguladı, bazı düşüncelerini değiştirdi ve yoluna devam etti.
Ben küle dönüşmedim. Kendimi yok edip yeniden yaratmadım. Bir başkasının bana yaşattığı olumsuzluğu kendi varlığımın sonu olarak kabul etmedim.
Geçmişi çoktan gömdüm. Kendimi değil, geçmişin üzerimdeki hükmünü.
Ve artık biliyorum: İnsan her zaman yeniden doğmak zorunda değildir. Bazen yapması gereken, zaten var olan kendisini başkalarının davranışlarıyla tanımlamaktan vazgeçmek ve kendi hayatının sorumluluğunu yeniden eline almaktır.
“Eski ben, huzur içinde uyu” diyen kişi mutlaka incinmiş, kırılmış, haksızlığa uğramış biri midir?
Niçin öyle olduğunu varsayıyoruz?
Belki de o kişi, geçmişte başkalarını inciten, kıran, üzen, hakaret eden, insanların sınırlarını ihlal eden kişidir. Belki yaşadığı ilişkilerde başkalarına zarar vermiş, sonra da bütün sorumluluğu karşısındakilere yüklemiştir. Belki bugün eski benliğini geride bıraktığını söylerken aslında kendi kötülüklerini geride bıraktığını düşünüyordur.
Peki, bu durumda alkışlamalı mıyız?
Bir insanın eski benliğini geride bırakması, tek başına bir erdem göstergesi değildir. Önemli olan, geride bırakılanın ne olduğudur.
İnsan geçmişteki korkularını, güvensizliklerini, kendisine yapılan haksızlıkların ağırlığını geride bırakabilir. Bu, hayatında yeni bir sayfa açması anlamına gelebilir.
Ama insan geçmişte başkalarına yaptığı kötülükleri de geride bırakmak istediğini söyleyebilir. Peki, yalnızca söylemek yeterli midir? Davranışlarını değiştirmeden, verdiği zararı kabul etmeden, kendi sorumluluğunu üstlenmeden eski benliğine veda etmesi, gerçekten bir dönüşüm müdür?
İnsan, geçmişini geride bırakabilir. Ama geçmişte yaptıklarının sorumluluğunu geride bırakamaz.
Daha da önemlisi, kendisini her hikâyenin mağduru olarak anlatan birinin gerçekten mağdur olup olmadığını nereden biliyoruz?
Belki bir başkasının hayatında kırgınlığın, hayal kırıklığının ve güvensizliğin kaynağı olan kişi, kendi hikâyesinde geçmişini aşmış bir kahraman olarak yer alıyordur.
Belki bir başkası onun yaptıklarını hâlâ hatırlıyor, yaşadığı haksızlığın etkileriyle uğraşıyordur. O ise çoktan yeni bir sayfa açtığını ilan etmiştir.
İşte burada bir soru daha ortaya çıkıyor:
Sen kendi geçmişini gömerken, başkasının hayatında bıraktığın izleri de yok ettiğini mi sanıyorsun?
Sen değiştiğini söylüyorsun. Peki, sana güvenmiş, senden zarar görmüş, davranışların yüzünden hayatında bir şeyleri yeniden değerlendirmek zorunda kalmış insan ne olacak?
Elbette hiç kimse geçmişte yaptığı hataların mahkûmu olarak yaşamak zorunda değildir. İnsan değişebilir, yanlışlarını fark edebilir, daha iyi bir insan olmak için çaba gösterebilir. Ancak gerçek değişim, yalnızca eski benliğine bir mezar kazmakla gerçekleşmez.
Bazen yapılması gereken, geçmişteki davranışlarla dürüstçe yüzleşmektir.
Bazen özür dilemektir.
Bazen verilen zararı kabul etmektir.
Bazen de insanın, kendisini haklı çıkaran hikâyesini bir kenara bırakıp karşısındakinin yaşadıklarını anlamaya çalışmasıdır.
Çünkü eski benliğini geride bırakmak isteyen insanın önce kendisine şu soruyu sorması gerekir:
Geride bırakmak istediğim kişi kimdi? Bana yapılanlar karşısında incinen ben mi, yoksa başkalarını inciten ben mi?
Bu sorunun cevabı, bütün sloganlardan daha değerlidir.
Ve belki de asıl mesele, “Eski ben, huzur içinde uyu” diyebilmek değil; eski benliğinle hesaplaşırken bugün nasıl bir insan olduğuna bakabilmektir.
Ve belki de asıl mesele, “Eski ben, huzur içinde uyu” diyebilmek değil; eski benliğinle hesaplaşırken bugün nasıl bir insan olduğuna bakabilmektir.
Çünkü insan, geçmişine bir çarşaf çekip onu yok sayarak gerçekten değişmiş olmaz. “Geçmişi bıraktım” deyip iletişimi keserek, kendisini birkaç sözle ifade edip yaşananları görmezden gelerek de mesele çözülmez.
İnsan, geçmişte yaptıklarıyla hesaplaşmalı, yüzleşmeli. Kendisine yapılanları, kendi yaptıklarını ve başkalarında bıraktığı izleri dürüstçe değerlendirmeli. Sonra gerçekten değişmek için çaba göstermeli.
Ne güzel, geçmişteki hatalarını fark et, sorumluluğunu kabul et, telafi edebildiğini et ve ondan sonra yeni bir sayfa aç. Ama başkalarına verdiğin acının, üzüntünün ve kırgınlığın yerini yalnızca çekip gitmekle dolduramazsın.
Sen geçmişi geride bıraktığını söyleyebilirsin. Peki, başkalarının hayatında bıraktığın yaralar da seninle birlikte yok oluyor mu?
Bence olmuyor.
“Eski ben, huzur içinde uyu” diyebilmek, insanın geçmişiyle gerçekten hesaplaşması ve “ak kaşık” olması gerektirir. Ve fakat görüyorum ki kimse ak kaşık değil! İnsan yalnızca kendisine yapılanları film şeridine koyup başkalarına yaptıklarını kırparak kendi filmini izleyen bir seyirciye dönüşmemelidir.
Kimse bütünüyle hatasız, kusursuz, her zaman haklı ve tertemiz bir geçmişe sahip değil. Hepimizin yanlışları, kırdığı insanlar, haksızlık ettiği anlar, görmek istemediği tarafları olabilir. Dolayısıyla mesele, geçmişte hiç hata yapmamış olmak değil; yaptığımız hatalarla ne yaptığımızdır.
Bir insan geçmişteki kötü davranışlarını terk etmiş olabilir. Değişebilir, olgunlaşabilir, başkalarına verdiği zararı fark edebilir. Ama yalnızca “Eski ben öldü, artık bambaşka biriyim” demekle geçmişin sorumluluğundan kurtulamaz.
Öyleyse biraz daha yumyşatılmış haliyle: “Eski ben, huzur içinde uyu diyebilmek için ak kaşık olmak gerekmez; ama insan, geçmişini gömmeden önce kendi vicdanıyla hesaplaşabilmelidir.” fikrini benimsediğinizde kendinizi eleştirmeyi öğrenmenin bir başlangıcı olarak bugünden itibaren bu söz üzerinden bulunduğunuz nokrada bir öz değerleme dersine başlayabilirsiniz.
Çünkü insanın geçmişini geride bırakması başka, geçmişte yaptıklarının hesabından kaçması başkadır.
Üstelik şu soruyu da sormak gerekir: İnsan gerçekten eski benliğini mi gömüyor, yoksa görmek ve yüzleşmek istemediği taraflarını mı toprağa veriyor?
Belki de asıl mesele, eski benliğe huzur dilemek değil; onun yanlışlarını tanımak, sorumluluğunu üstlenmek ve aynı yanlışları tekrarlamamak için çaba göstermektir.
Zira hiç kimse ak kaşık olmayabilir. Ama herkes, kendi geçmişine karşı dürüst olmayı seçebilir.
Silvan Güneş
Biyografi Yazarı