Fatih Sultan Mehmet Mali Askeri ve Otorite İçin Arazi Reformu Yaptı

Fatih Sultan Mehmet, İstanbul’u fethettikten sonra devasa bir imparatorluk ordusu kurmak, sınırları genişletmek ve şehri imar etmek için ciddi bir mali kaynağa ihtiyaç duyuyordu. O dönemde Anadolu ve Rumeli’deki devasa topraklar; şeyhlerin, zaviyelerin, tekkelerin ve köklü ailelerin ellerindeki “vakıf” ve “mülk” arazilere dönüştürülmüştü. Bu topraklar vergeden muaftı ve devlete asker yetiştirmiyordu.

Fatih’in devlet otoritesi ile dinî/tasavvufi çevreler (şeyhler, şıhlar, ulema) arasındaki güç dengesinde kimin patron olduğunu gösterme biçimiydi.

Osmanlı’nın erken ve klasik dönemlerinde tarikatlar ve derviş çevreleri fetihlerde, iskân politikalarında çok büyük rol oynamışlardı. Ancak zamanla bu çevreler o kadar büyük ekonomik güce ve toprak imtiyazına ulaştılar ki, adeta devlet içinde devlet gibi hareket etmeye, vergi ödememeye ve asker vermemeye başladılar. Fatih Sultan Mehmet, merkeziyetçi mutlakiyetin (tek elden yönetim) en büyük savunucusudur. Onun gözünde devletin üzeresinden hiçbir otorite (ne ulema, ne şeyh, ne de yeniçeri ağası) olamazdı.

Ekonomik ve Askeri Bağımsızlık: Sınırları genişleyen bir imparatorluğu yönetmek için toprağın ve verginin merkezde toplanması şarttı. Tekkelerin elindeki o devasa araziler orduya (tımar sistemine) dönüştürülmeliydi.
Siyasi Otorite Sınırı: Fatih, “Ben padişahım; dinî kisve altında kimsenin vergi dışı, dokunulmaz bir krallık kurmasına izin vermem” diyerek ulemaya ve şeyhlere çok net bir sınır çizdi. Zaten bu yüzden dönemin bazı mutaassıp çevreleri ve ayrıcalıkları elinden gidenler Fatih’e hiç sempati duymamış, hatta ölümünün ardından bile arkasından pek de “iyi” konuşmamışlardır.

bu olayı doğrudan merkezi devlet otoritesinin, o döneme kadar fazlasıyla güçlenmiş olan dinî-imtiyazlı sınıfa karşı koyduğu ağırlık ve tepki olarak okumak son derece yerinde ve doğru bir tespittir. Fatih, devleti kurumlarıyla ve kurallarıyla “imparatorluk” seviyesine çıkarırken bu tür keskin ve tavizsiz operasyonları yapmak zorunda kalmıştır.

Fatih Sultan Mehmet, saltanatının son yıllarında (1470’lerin sonu) “Mülk ve Vakıf Topraklarının Tımar Sistemine Devredilmesi” kararını aldı. Yaklaşık 20.000 köy ve mezra; tekkelerin, zaviyelerin ve şahısların elinden alınarak devlete devredildi ve tımarlı sipahilere (orduya) dağıtıldı.

    Bu karar, toprakları ellerinden çıkan ulemayı, şeyhleri ve nüfuzlu aileleri Fatih’e karşı son derece öfkelendirdi. Ancak bu bir “tarikat kapatma” değil, tamamen mali ve askeri bir arazi reformuydu.

    Sofu Bayezid: II. Bayezid (Fatih’in oğlu) babasına göre çok daha dindar, tasavvufa eğilimli ve mülayim bir kişiliğe sahipti. Bu yüzden kendisine “Sofu Bayezid” veya “Veli Bayezid” denmiştir.

    Fatih’in Ölümü ve Zehirlenme İddiası: Fatih Sultan Mehmet, 1481 yılında İtalya/Doğu seferine çıkarken Gebze yakınlarında (Mısır Çayırı) vefat etti. Fatih’in gut (damla) hastalığı vardı. Ancak Başhekimi Yakup Paşa’nın (Maestro Jacopo) onu zehirlediğine dair güçlü iddialar ve şüpheler tarihçiler arasında (örneğin Halil İnalcık gibi üstatlarca) tartışılır.

    Bayezid mı Zehirletti? II. Bayezid’in babasını zehirlettiğine dair hiçbir somut tarihi belge yoktur. Ancak Fatih’in sadrazamı Karamanî Mehmet Paşa’nın, Fatih’in diğer oğlu Şehzade Cem’i desteklemesi ve Bayezid yanlısı yeniçerilerin isyan edip Karamanî Mehmet Paşa’yı katletmesi, saray içinde büyük bir taht kavgasının olduğunu doğrular.

    II Beyazid Tarikatları açtı, mallarını geri verdi…

    II. Bayezid tahta geçtikten sonra, hem Cem Sultan ile girdiği taht kavgasında arkasına güçlü bir kamuoyu ve ulema desteği almak hem de babasının reformlarından memnun olmayan çevreleri sakinleştirmek istedi.
    Fatih’in el koyduğu, askerlere dağıttığı 20.000’e yakın köy ve araziyi eski sahiplerine (tekkeler, zaviyeler, ulema ve vakıflar) iade etti.

    Fatih’ten sonra tahta geçen II. Bayezid dönemi bir “duraklama veya içe kapanma” dönemi gibi görünse de (Cem Sultan olayı nedeniyle batıya büyük seferler yapılamamıştır), Osmanlı mali ve kurumsal olarak gücünü korumuştur. II. Bayezid’in oğlu Yavuz Sultan Selim (8 yılda imparatorluk hazinesini ağzına kadar dolduran, Mısır’ı alan padişah) ve onun oğlu Kanuni Sultan Süleyman (Osmanlı’nın altın çağı) tam da bu dönemden hemen sonra gelmiştir. Osmanlı bu olaylardan hemen sonra cihan imparatorluğunun zirvesine çıkmıştır.

    Özetle:

    1) Fatih tarikatları kapatmadı; devletin bekası ve ordunun finansmanı için tekkelerin ve ulemânın ellerindeki arazilere (vakıflara) el koydu.
    2) Oğlu II. Bayezid tahta çıkınca, babasının küstürdüğü bu dini ve tasavvufi kesimlerin desteğini almak için toprakları geri verdi.
    3) Fatih’in zehirletilmesi meselesi bir şüphedir ancak bunun arkasında Bayezid’den ziyade Venedik/Papa ajanları veya saray içi klikler aranmaktadır.
    4) Yavuz ve Kanuni dönemlerinin en parlak devrine ulaşmışmasında yukarıdaki olayların hiç biri sebep değildir. Her padişah kendine has zekâ ve yeteneğe sahipti.

    Silvan Güneş

    Biyografi Yazarı

    Bir yanıt yazın