“Hayat, kabak tadı verenlerle kabağa tad verenlerin arasında oldukça kabaklaşmış bir çıplaklıkta ilerlerken, ben sadece ‘kabağın turunculuğu’nu konuşmayı yeğleyerek sürekli her yerimi sarmalamaya çalışan sarmaşık ve tüylerden uzak bir yaşamı yeğliyorum.”
Zor olan hayatı yaşamak değil; hayatı, kelimelerin arkasına sığınıp bir bulmacaya çevirenlerle başa çıkmaktır. Bugün etrafımıza baktığımızda, en büyük yorgunluğun işin kendisinden değil, insanlardan kaynaklandığını görüyoruz.
Hani şu hayatı zorlayanlar var ya…
Söylediğiniz sözü düz anlamıyla kabul etmek yerine, onu eğip bükerek bambaşka manalar çıkaranlar… İyi niyetle kurulan saf bir cümle bile, o zihinlerin süzgecinden geçince adeta kurnazca kurgulanmış bir senaryoya dönüştürülüyor. Anlamamakta ısrar edenler, anlamazlıktan gelmeyi bir yaşam tarzı haline getirenler ve bunu yaparken de karşısındakini yoranlar…
Daha da vahimi, “Bak ben senin hayatını kolaylaştırıyorum, senin için çabalıyorum” kisvesi altında ortalığı daha da düğümleyen o “mış gibi” yapanlar var. Ortada hiçbir şey yokken her adımı bir labirente çevirenler, güya çözüm üretiyormuş gibi görünürken aslında hayatı esir alırlar. Yüzünüze karşı en tatlı tebessümleri takınıp, arkadan başka filmler çeviren, dolambaçlı yollarla insanı tüketen bir zihniyet bu.
İşte bu yüzden, bu yapmacık tiyatronun, bu entrikalarla örülü sarmaşıkların ortasında kalmaktansa, her şeyi olduğu gibi kabullenen o yalınlığı arıyorum. İnsanların maskeleriyle, arkadan çevirdikleri dolaplarla ve hayatı zorlaştırma marifetleriyle işim yok.
Bütün bu gürültünün ve kurnazlıkların arasında, ben sadece ‘kabağın turunculuğu’nu konuşmayı seçiyorum. Maskesiz, hesapsız, sahtekarlıktan uzak… Rengini saklamayan, dolambaçsız bir yaşamı yeğliyorum. Çünkü biliriz ki en büyük zenginlik, insanın kendi içindeki o sade ve dürüst sessizliği koruyabilmesidir.
Tüm bunları yazarken, diğer taraftan da aklımdan geçenler başka bir metin yazıyor. Niçin gittikçe insanlar konuşulmaz bir hale geliyorlar? Pandemide vurulan aşılar mı bu hale getirdi bu insanları? Açıkcası insanları anlamakta zorluk çekiyorum. Konuşmaya kalkıyorsunuz konu bir türlü ilerleyip bağlamını bulamuyor. Bir şey söylüyorsunuz, söylediğiniz sözü alıp başka bir şeye evirip çeviriyor. Bu çağda inanılmaz bir iletişim boyutuna girdik ve bu bana hiç sağlıklı gelmiyor. Aynı şekilde aşağıdan gelen jenerasyon da değişti. Çok farklı bir modelle karşı karşıyayız. Hani ölmez de bu dünyada bir müddet daha yaşarsanız bundan 5 yıl sonra on yıl sonraki değer yargılarını değil şaşırarak, korkarak vakacağınız günleri yaşayacağınızı şimdiden söyleyebilirim. Çünkü gördüğüm kadarıyla toplumda büyük bir kırılma var ve bugünden yakınacak olanların bu noktada kendisini bu işten sıyırmasına kesinlikle karşı çıkarım. Asıl bugünleri yaşamamızın baş aktörleri sizlersiniz. Nedenine gelince. Kendini maddi maneci bu hayatın çileli kısmından kurtaranlar, toplumun biçimlenmesinde etkili olabilecek o değer yargısını çevresinden esirgedi. Onlara iyi örnek olmadı ve kesinlikle hayata sadece hedonistçe baktı. Oysa bunların kaçırdıkları bir şey vardı. Kendi çocuklarının da aynı kendilerine benzemesi. İşte o zaman sorarlar adama. “Peki bu toplumda senin torunların ve onların çocukları yaşamayacak mı?” diye. “Onlar da ne olursa olsun bana ne?” diyenlere baktığımda, aslında bugün yaşadığı hayatın içinde ne kadar yalnız, per perişan çürüyüp gittiğine şahitlik ettikçe, ne düşeneceğini bilemeden adeta ortada kalıyor insan… Şaşkınca, hayretle, üzülerek.
İşte bir de bunların ceplerinde besledikleri bir kıskaçlı böcek var: akrep. Sanki kwyfinden başka hiç bir şeyi önemsemiyor ve dilediği hayatı yaşıyormuş gibi etrafa poz verenkerin, gerçekte kendilerine hiç değer veremediklerini ve hatta kendine değer vermenin ne olduğunu da bilemediklerini görüyorsunuz. Ne acı değil mi? Bu kesimin içerisinde beni en çok hayrete ve samimiyetsiz olduklarına şahitlik ettiğim konu ise Sözde ailelerine, atalarına, geçmişlerine çok değer veriyormuş gibi vurgulu konuşmalar yapıp ve fakat onların geçmişteki o mücadelelerine, o sefaletlerine, başarmak için giriştikleri nice risklere bir fiske olsun saygı gösterdiklerini janıtkatan bir eseti ortaya kotamamaları. Her zaman söylerim. Kitaplar zamanın ve geleceğin en büyük mirasıdır diye. Çünkü nice örneklerine şahitlik ettim. Okul, cami, çeşme yaptırırsınız, birileri bir puntuna getirir yıkar, yetine başka bir şey yapar. Oysa kitaplar öyle midir? Sonsuza dek yaşarlar. Sonra biri kalkar film yapar. Her şey hepimiz ölürüz, onlar ise hep hayatta kalacak olanlardır.
Silvan Güneş
Biyografi Yazarı