Biyografi Yazdırmak Yaşayabildiğin Hayatı Onurlandırmaktır

İnsan, hayata yalnızca yaşamak için gelmez. Öğrenmek, üretmek, mücadele etmek, değer oluşturmak ve ardında iz bırakmak için de yaşar. Fakat bütün bunlar, kayıt altına alınmadığında zamanın içinde sessizce kaybolur. Oysa her insanın hayatı, gelecek kuşaklara aktarılmayı hak eden bir tecrübedir.


Biyografi yazdırmak; kendini övmek, alkış beklemek ya da görünür olmak değildir. Asıl amaç, emekle kurulan bir hayatın, bilgiyle olgunlaşan bir karakterin, görgüyle şekillenen bir duruşun ve yıllar boyunca biriktirilen tecrübenin gelecek nesillere doğru biçimde aktarılmasını sağlamaktır.
Çünkü herkes yaşar; fakat herkes yaşayabildiği hayatın farkına varamaz. Hayatın değeri, yalnızca geçirilen yıllarla değil; o yılların içine sığdırılan mücadeleyle, fedakârlıkla, üretkenlikle ve insanlığa bırakılan katkıyla ölçülür. Biyografi ise işte bu değerin en güvenilir tanığıdır.
Bir insanın biyografisini yazdırması, kendi hayatına duyduğu saygının da ifadesidir. Çünkü biyografi, başarıları kadar başarısızlıkları, sevinçleri kadar acıları, kazandıkları kadar kaybettikleriyle de insanı olduğu gibi anlatır. Gerçeğe sadık kalan her biyografi, aynı zamanda bir dönemin sosyal, kültürel ve tarihî hafızasını da geleceğe taşır.
Bugün birçok aile, dedelerinin, ninelerinin ve anne babalarının nasıl bir mücadeleyle bugünlere ulaştığını bilmiyor. Çünkü sözlü tarih zamanla unutuluyor. Oysa miras yalnızca mal ve mülk değildir. Asıl miras; hayat tecrübesi, aile kültürü, karakter, ahlâk, mücadele ruhu ve kuşaktan kuşağa aktarılan yaşanmışlıklardır.


İşte bu yüzden biyografi yazdırmak, yalnızca kendiniz için değil; çocuklarınız, torunlarınız ve sizden sonra gelecek herkes için yapılmış en değerli yatırımlardan biridir. Çünkü servetin nasıl kazanıldığını bilmeyen nesiller, onun değerini de anlayamazlar. Bir aileyi güçlü kılan yalnızca sahip oldukları değil; onları o noktaya taşıyan hikâyedir.


Ben biyografi yazarlığını yalnızca bir meslek olarak görmüyorum. Benim için o; bir ahlâk, bir araştırma disiplini ve bir kültürel bilinçtir. Her biyografi, belgeyle desteklenmesi gereken bir insanlık hikâyesidir. Gerçekten uzaklaşmadan, hayatı olduğu gibi anlatmak; o insana gösterilebilecek en büyük saygıdır.

Çünkü biyografi yazdırmak, geçmişi anlatmak değildir.

Biyografi yazdırmak, yaşayabildiğin hayatı onurlandırmaktır. Geçmişi sahiplenmek ve tarihe ışık tutmaktır. İnsanların güzele, iyiye, doğruya, mücadeleye ve gerçeğe karalama yönelttiklerinde, onların karşısına belgelerle çıkıp gerçeği haykırmaktır.


Bakınız, bugün bunun acısını çok çekiyoruz. Özellikle II. Abdülhamid dönemi yeterince iyi yazılmadığı, belgelerle ortaya konulmadığı için bugünün cahil insanlarına o dönemde yaşanan toprak kayıplarını anlatamıyorsunuz. Hatta kaybedilen toprakların ve On İki Ada’nın tarihî sürecini anlatmakta zorlanıyorsunuz. Zannediyorlar ki bu kayıpların hepsi Kurtuluş Savaşı’nda verilmiştir. Oysa tarih, kulaktan dolma bilgilerle değil; belgelerle ve kronolojik gerçeklerle anlaşılır.


Aynı sorun Cumhuriyet döneminde de vardır. Cumhuriyet’in kurulması tarihin en büyük destanlarından biridir. Fakat asıl mücadele, savaş bittikten sonra başlamıştır. Ülkede her alanın belli bir seviyeye gelebilmesi için bu defa bir medeniyet, eğitim, kalkınma, ekonomi ve sosyoloji savaşı verilmiştir. Yokluklar içinde yeni bir devlet inşa edilmiş, çağdaş bir toplum kurulmaya çalışılmıştır.


Ülke bu durumdayken bütün bunları yazacak kalem yoktu. Yazar yoktu, yayınevi yoktu. Bunlar kolay olmadı. Her şeyin yok denecek kadar az olduğu bir dönemden bugünlere geldi Türkiye. Bugünün insanının bunu idrak edememesi, hem çok korkutucu hem de son derece ürkütücüdür.

Çünkü zamanın cahili bambaşka bir biçimdedir. Laf anlatamıyorsunuz. Gerçekleri önüne koyuyorsunuz, inanmıyor! Belgeleri gösteriyorsunuz, kabul etmiyor! Kafasına çakılmış bir yalan var ve onu öyle bir sahiplenmiş ki, o yalanı zihninden çıkarmak istemiyor.

İşte korkunç olan budur!

Zamanın cehaletiyle mücadele etmek çok zordur. Çünkü artık cehalet yalnızca bilgisizlik değildir. Cehaletin kendisini ideolojik bir yapının içerisine kendi elleriyle hapsettiğini, sonra da bilginin, belgenin ve hakikatin onu oradan çıkaramaması için kilidini yine kendi elleriyle denize attığını görüyorsunuz.

Böyle bir cahillik olur mu?

Artık cahillik, bir anlayış eksikliği olmaktan çıkmış; ideolojik bir yapılanmaya dönüşmüştür. Bence bugün en çok korkmamız gereken durum da budur. Ne yazık ki bu duruma okuma yazma bildiğimiz halde getirildik. Bir diploma sahibi olduğumuz halde bu noktaya getirildik. Öyleyse buradan hareketle eğitimin tanımını bugün bambaşka türlü yapmalıyız! Yani öğretmenin çok önemli? Onun kime neye, hangi değerlere hizmet ettiği çok önemli.

Böyle bir cahillik olur mu?


Yanı sıra, o dönemlerde de Atatürk’ü ve Cumhuriyet’i içine sindirememiş olanların, tarihi ve gerçekleri karalamak için bu boşluğu doldurma mücadelesini görüyoruz. Kendi zihin yapılarını topluma ekmeye çalışırken, aynı zamanda yazdıklarıyla gelecekte kendileri gibi düşünen insanlar için bir delil, bir belge oluşturduklarının da farkındaydılar. İşte bu kesim buna hizmet etmek için daha yalan, iftira ve nifak tohumları yaratmak için daga çok yazdı, çizdi ve bu uğurda mesai harcadı. Çünkü zamanları boldu; işleri buydu.


Bunların karşısında ise, memleketi kalkındırmak için hiçbir olumsuzluğa takılmadan çalışan, ülkenin, milletin ve insanlığın gelişmesi için mücadele eden insanlar vardı. Onlar o günlerde yapılan bu karalamaları önemsemediler. Çünkü gerçekleri herkes biliyordu. Halk, Atatürk’ün de silah arkadaşlarının da kim olduğunu biliyordu. Bu cılız seslerle uğraşacak vakitleri olmadığı gibi, onları semiitibara alan da yoktu. Onlar için bunlara cevap vermek gerekmiyordu, çünkü memleketin bir an evvel ayağa kaldırılması gerekiyordu ve bu çok daha önemliydi.


Fakat bugüne gelindiğinde bir bakıyorsunuz; o gün itibar edilmeyen bir Atatürk ve Cumhuriyet karşıtının iftirası, bugün bazı çevreler tarafından kaynak olarak gösterilebiliyor. İşte bugün yüzleştiğimiz en büyük tehlikelerden biridur bu. İşte bu yüzden biyografi yazdırmak yalnızca yaşayabildiğin hayatı onurlandırmak değildir. Aynı zamanda geçmişi sahiplenmek, gerçeği belgelemek, tarihe ışık tutmak ve gelecek nesillere hakikati emanet etmektir. Çünkü yazılmayan her doğru, bir gün yazılmış bir yanlışın gölgesinde kalabilir. O sebeple biyografi yazarlığı, kaleme alınan biyografiler üzerinden sadece başarıyı ve onun içinde yer alan olumlu ve olumsuzlukları kaydetmez, dönemin insanını, bakış açısını, tarihin seyrini ve insanların duygu durumları ile birlikte sahip oldukları zihni de ortaya koyar.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

2 comments

  1. Seyrettiğim bir filmde (Lucy, belki de izlediğim bir belgeselde- tam hatırlayamadım maalesef…) yaşamın amacının kendi türünün devamını sağlamak olduğu düşüncesini savunuyordu. Milyonlarca canlı türü sadece kendi türünün devamını sağlayabilmek için binlerce kilometre öteye göç eder ve yaşam alanlarına geri döner, bazısı yumurtalarını bıraktıktan sonra onları korumak ve doğduktan sonra onlara ilk besinlerini sağlamak için canlarını verir (ahtapotlar)

    Sanırım biyografi de böyle bir amacın içini dolduruyor. Yoksa sadece hayatın devamını sağlamak bana yeterli gelmiyor – o yaşamla ne yaptığın da önemli.

    • İnsan salt böyle bir amaç iyin yaşamaz. Yaşasa yaşasa insan dışındaki varlıkların yaşama biçimidir bu. Eğer bu mantık geçerli olsaydı, popülasyon çok daha yüksek olurdu. Yazıya katkınız için teşekkür ederim.

Bir Cevap Yazın