İnsan Beyninin o Muhteşem Zaman Tüneli-Bir Zamanın Duvar Halıları

“İnsan beyninin o muhteşem zaman tünelinde kendimi bir anda çocukluğumda buldum.”

1970’ler Türk gobleni”, “İspanyol dans sahnesi”, “Flamenko dansçıları duvar halısı” adıyla satışı yapılıyor. Bazı ilanlarda özellikle “Made in Turkey”, “1970s Turkish tapestry” olarak adlandırılan çocukluğumun duvar halısı. Ve bu akımın en başarılı görseli…

1960’lı, 70’li yıllarda Türk evlerinin duvarlarında bugün artık kaybolmuş başka bir dünya asılıydı. O yılların insanı yalnızca bir evi döşemiyor, duvarına bir hikâye asıyordu. Salonların baş köşesinde, koltukların üstünde, misafir odalarının tam karşısında; kimi zaman bir kır bahçesi, kimi zaman bir av sahnesi, kimi zaman da başka bir ülkenin, başka bir kültürün raks eden insanları dururdu. O duvar halıları yalnızca bir süs eşyası değildi; sessizce anlatılan bir masaldı.


Benim çocukluğum -ve tabiiki ailemin- burada paylaştığım bu duvar halısının tam karşısında geçti. Kır bahçesinde ortaya serilmiş otantik halının üstünde kendini dansına kaptırmış bir kadın… O raksın bütün melodisini ve ritmini yaratan çalgıcılar… Onu hayranlıkla izleyen iki karşı cins… Ve dans eden kadına dikkatle, hatta biraz kıskançlıkla bakan iki hemcinsi… Arkada gül açmış bir ağaç, ön tarafta iri çiçekler… Her ayrıntısı başka bir duygu taşıyan kocaman bir sahne…Eğer bu halının karşısına dikilmişsem uzun süre her ayrıntısını milim milim değerlendirir, bu sahneyi çocuk aklımla yorumlar ve nice düşünceler içinde kendimce  fikir ortaya kotardım. Hatta kardeşlerimle de halıya bakarak üstünde konuştuğumuz çok olmuştur. Şimdiye kadar üretilen duvar halısı içinde en iyi desenin bu olduğuna kanaat getirmişliğimiz vardır.


Nasıl ki insanlar bir roman okurken kitabın kahramanı olur, bir film izlerken başrol oyuncusunun tarafını tutarsa; ben de o duvar halısına baktığımda kendimi dans eden kadın olarak hayal ederdim. Bir süre sonra o resim artık yalnızca bir resim olmaktan çıkar; içinde yaşanan bir dünyaya dönüşürdü.
İşte ben o dünyanın içinde kendini sanatın içerisinde raks eden bir kişilik olarak büyüdüm.


Kadını, dansı, zarafeti, estetiği, özgürlüğü, zarafeti, görünürlüğü ve hatta güzel olan her şey kendi doğallığı içerisinde, dışarıdan nasıl olduğuna bakmaksızın kendini yaşarken, etrafta bir taraftan onu gıpta ve keyifle izleyenlerin takdir ve onayıyla bakışlarıyla her türlü alkışı atarken, aynı şekilde bunun tam zıttı duyguları içerisinde olanların kıskançlıklarını da görmek; benim için o yaşta hayata dair verilen en güçlü mesajdı… Diğer taraftan; tüm bunların eşliğinde çalgıcıların ritmini hissediyor, seyreden insanların bakışlarını okuyabiliyor, sahnenin içindeki duygusal gerilimi anlayabiliyordum. Daha çocuk yaşta, tek kelime konuşmayan bir duvar halısının içinde anlatılan dramatik örgüyü böylesine geniş bir perspeftikte çözmeye çalıştığımı bugün hatırladığımda şunu söyleyebildim. “Meğer hayat, gerçekten de benim o halının üstünde gördüklerimmiş!”


Yıllar böyle geçti…

Türk milletinin bir dönemi neredeyse her evinin duvarını süsleyen, her biri ayrı bir hikâye anlatan bu sanatsal duvar halılarıyla geçti. Burada işin en dikkat çekici taraflarından biri de şudur: Türk milleti gibi kültürel üretimi son derece yoğun bir milletin evlerinde, o yıllarda Avrupa estetiğini taşıyan “İspanyol dansçıları ve çalgıcılar” temalı goblenlerin bu kadar yaygın olması, bu toplumun yalnızca kendi kültürüne değil; sanata, sahneye, harekete, müziğe ve görsel hikâye anlatıcılığına dayalı açık fikir ve olgunlukta olduğunu gösterir kıymetli bir delildir. Ve bugün hâlâ duvar halıları içinde en çok hatırlanan sahnenin bu olması boşuna da değildir. Çünkü bu halıda yalnızca bir dans yoktu. Bir ruh vardı ve bir nesil, çocukluğunu o duvarlarına iki ucundan çivilerle tutturulmuş, üstünde türlü hikâyelerin anlatıldığı o resimlerin içinde hayal kurarak büyüdü…

Daha sonra ise yavaş yavaş duvarlarda görünmez oldular. Çünkü ev dekoratifi anlayışında yeni dünya düzeni kurallarını dayattı. TV’ler yokken sadece bir resme bakan insanlar, hayatımıza teknoloji girdikçe, tüm o eski duygu, düşünce, hayal dünyasının yarattığı bakış açısından kurtulmak istercesine önce evindeki duvardan başlamak üzere tarzını değiştirmeye başladı. Bu halılar bazı evlerde sandıklara kaldırıldı. Kimisi taşınırken kayboldu. Kimisi önemsenmeyip başkalarına verildi. Hatta bir çöp kutusunun yanına bırakılıp terk edilrnler de oldu! Yeni dekorasyon anlayışıyla birlikte evler sadeleşti sadeleşmesine de bence asıl soru şuydu; “O sadeliğin içinde bir gül bahçesi olan her evin içinde yaşayan o ruha ne oldu?”


…Eski evlerin duvarlarında yalnızca eşya yoktu. Karakter vardı. Hayal gücü vardı. Renk vardı. Bir estetik tavır vardı. Bugün modern dekorasyon anlayışı içinde aynı beyaz duvarlara, aynı fabrikasyon objelere, aynı kimliksiz sadeliğe bakarken insan şunu daha iyi anlıyor: O dönem evlerin bir hafızası vardı. Şimdi aynı dekorasyon insanların sarkmış yüz hatlarına, patlıcan gibi şişmesi için enjekte edilen, dudaklara, tren rayı gibi keskin iki hat çizilmiş kaşlarda görülüyor. Dün duvarındaki halıyı indirinlerin çocuklarının, bugün kendi doğal hallerine dahi tahammülü yok. Haydi kaz ayağı, dudak yanına inen kenar çizgileri için biraz daha masum diyelim, fakat nedir o yüzünün önemli bir kısmını kapsayan, dudak biçiminde şişirilmiş balonların, konuşmaya başlayınca biçimsizliği! Evet içinde -modern- geçen, fakat modernlikten nasibini almamış, ilkel kelimesinin dahi özgünlüğü, yaradılıştaki estetiği ile yanından dahi geçemeyecek olan bugünün tanımlayamayacağım insan tiplemeleri… Yanı sıra haddinden fazla şişirilmiş yanak ve uzatılmış çene dolgularından hiç bahsetmiyorum.


Konuyu daha fazla uzatmayayık; çok sonraları, bundan belki altı yedi yıl önce, bir tatlıcının yüksek duvarlarının en tepesinde bu duvar halısını yeniden gördüm. Bir anda içimde tarif edilse de kelimelerin kufayesiz kalacağı duygular yüksrldi. Sanki insan beyninin o muhteşem zaman tüneli açılmıştı da, ben yıllar öncesindeki çocuk hâlime geri dönmüştüm.


Bugün halıyla bu halılar nasıl oldu da evlerimize girdi? Bu halıları kim üretti, kim sattı? Kim ticaretini yaptı gibi sorulara cevap bulmanın peşindeyim. Kısa bir araştırmanın ardından çok ilginç bilgilere ulaştım. “Goblen” olarak bilinen bu tarz duvar halılarının kökeninın Fransa’daki Gobelin atölyelerine dayandığını, 17. yüzyıldan itibaren Avrupa’ya yayılan bu dokuma sanatının zamanla sanayi üretimine geçtiğini ve Türkiye’de ise özellikle 1950’lerden sonra görülmeye başlayan ithal goblen tarzı duvar halıları olduğunu öğrendim. 1960’lı yıllarda inanılmaz derecede yaygınlaşan bu halılar bu milletin evlerinde dekoratif olarak kullanılmaya başlasa da, zaman içerisinde yaygınlaşıp her evin olmazlarından biri oldukça, bu sefer kültürel bir kimlik kazanarak temsil gücünü yükseltti.

Özellikle canım anneciğim bu halıları o kadar çok severdi ki, örneğin yine aklımda kalan, atın üstünde saraydan kız kaçıran bir aşığın atla dörtnala gider şeklindeki hali hemen gözlerimin önünde canlandığı gibi, geyikli, tabiatı anlatan biçimde olanları da vardı. Fakat ne olursa olsun, benim gözdem, bir kır bahçesinde, herkesin bakışlarına aldırmaksızın bir halının üstünde rakseden kızın olduğu halı benim en çok beğendiğimdi. İnanmazsınız, bu halı bende hâlâ durur ve bir gün bir köy evi yaptırdığımda onun duvarına aynı halıyı asıp, eş, dost, misafirlerimi burada ağırlamayı çok isterim…


Zanbedersem bugünlerde bu halılar yeniden mode olmaya başladı ki; bir bakıyorum bir antika ve koleksiyon sitesinde; “1970’ler Türk gobleni”, “İspanyol dans sahnesi”, “Flamenko dansçıları duvar halısı” adıyla satışı yapılıyor. Bazı ilanlarda özellikle “Made in Turkey”, “1970s Turkish tapestry” ibareleri bulunuyor. Yaptığım araştırmanın daha ileriye gidememesi beni tatmin etmiyor, çünkü hâlâ bu sahnenin tek bir sanatçıya ait olup olmadığını bulamadım. Avrupa’daki romantik İspanyol sahnelerinden esinlenen bir illustrasyon, belli ki Türkiye’de ya da ithal tekstil atölyelerinde seri goblen baskı olarak üretildi. Yani bu eser, bireysel bir ressamın tablosundan çok; dönemin kolektif estetik hafızasına dönüşmüş endüstriyel bir sanat ürünü gibi görünüyor. Bir milletin hafızasında yer eden şeyler zaten tam da böyledir: Kimin yaptığı unutulur… Fakat bıraktığı his asla unutulmaz. Siz de benim bu görüntü üstündeki hislerime değil, bunun üstünden size ne demek istediğime takılın. Çünkü bu meselenin ana fikri orada yatıyor.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın