Amasya’da Kral Kaya Mezarları ve Aynalı Mağara

Amasya Kral Kaya Mezarları ve hangi mezar kime ait çalışması.

Amasya’da 7 Aralık 1999- 30 Haziran 2004 yılları arasında görev yaptım ve sizlere diyebilirim ki bir Amasyalıdan daha çok Amasyayı ilçe ilçe, köy köy dolaşarak şehrin tarihini, kültürünü, insanını tanıma fırsatı bulmuşumdur. Haliyle, Amasya Valiliği’nce bastırılan, Amasya İl’inin ise ilk halkbilimi (folklor) kitabı olan “Amasya Folkloru” adlı eserim de bu sayede elde ettiğim araştırma ve derlemeleriyle ortaya çıktı. Pontus coğrafyasında yaşayan Amasia insanının sahip olduğu kültürel değerler ve onun ortaya koyduğu inanç biçimi, korunma, barınma, insanın insana verdiği değer ve otorite anlayışının yarattığı saygı, sevgi ölçüleri kendine bambaşka bir değer yaratmıştı. İşte, dağa oyularak yapılan Kral Kaya Mezarları ve şehrin dışında yer alan, yine düz bir kayanın üstüne kayaları oyma yöntemiyle yapılan “Aynalı Mağara” gibi yerler böyle meydana getirilmişti…

Aynalı Mağara’ya gitmeyi ve burayı görmeyi çok istiyordum. Yıl 2003’tü ve artık benim de Amasya’da yapmam gereken görev yılım dolmak üzereydi. Fakat bu coğrafyayı terketmeden önce gitmediğim yerlere gitmek, yapmak isteyip de ertelediklerimi yapmak istiyordum. İşte onlardan biri de Aynalı Mağara’ydı.

Amasya’da Sivil Savunma İl Müdürlüğü hatırladığım kadarıyla Amasya Gençlik ve Spor Bakanlığı il binasındayla aynı yerdeydi. Şu an yanıla da bilirim… Buradaki dağcılar, sivillere dağcılık, arama, kurtarma vb dersler veriyor ve başarılı olanlar da sertifikalı arama-kurtarma ve dağcı olabiliyordu. Burada birtakım genç dağcı ile tanıştırıldım. Bunlar 12-22 Haziran Uluslararası Atatürk Kültür ve Sanat Festivali’ne katılmak istiyorlar, ve fakat farklı bir şeyler yapmak istiyorlardı. Bana böyle bir festivalde en çarpıcı ne yapabileceklerini sordular. Aklıma hemen çok parlak bir fikir gemişti. Bunu onlarla paylaştım. Onlara Kral Kaya Mezarları’na daha önce tırmanma yapılıp yapılmadığını sordum. Bir anda bu soru karşısında konuştuğum kişinin gözleri parladı. “Hayır, oraya hiç tırmanılmadı” dedi. “Peki bunu gerçekleştirebilir miyiz? Ayrıca burası tarihi de bir alan izin verirler mi?” diye sordum. Şimdi ismini bilmediğim bu dağcı sporcu arkadaş, dağcılık sporunun böyle bir yapıya asla zarar vermeyeceğini, bilakis bu fikrin çok heyecan verici olduğunu, konuyla ilgili olarak gerekli temaslarda bulunup beni bilgilendireceğini söyledi. Fakat benim kendisine bundan sonra söyleyeceğim başka bir süprizim vardı. Hem de öyle bir süpriz ki, bu genç dağcılara şimdiye kadar hiç yapılmamışı yaptıracak, onları 12-22 Haziran Festivali’nde en akılda kalıcı gösteriyi yaotıracaktım.

Bu yazıyı okuyor ve beni tam olarak tanımıyor, uzmanlık alanlarımı bilmiyorsanız buradan bir kez daha hatırlatayım; Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Türk Halk Oyunları Bölümü mezunuyum ve aynı zamanda almış olduğum eğitim üzerinden Amasya ASO Halk Eğitimi Merkezi’nde 07 Ocak 1999 yılından bu yana Türk Halk Oyunları Öğretmeni olarak atanmış- bir sahne sanatları uzmanıyım

O sebeple Amasya Sivil Savunma İl Müdürlüğü’ne davet edilmem ve buradaki genç dağcılarla buluşturulup onların fikirlerimden faydalanması boşuna bir durum değil… Buradaki dağcı arkadaşlara Kral Kaya Mezarları’na tırmanıştan sonra yapacakları inişi müzik eşliğinde bir koreografi ile yapmalarını ve eğer bu fikrimi kabul ederlerse aklımda olan bir müzikle hemen koreografisini yazabileceğimi söylediklerinde hepsi büyük bir heyecanla bu fikri kabul etti. İçlerinden biri bu fikri pek benimsemedi. Dans etmeyi pek mantıklı bulmasa da deneyeceğini sötledi… Diğerleri ise ona karşı çıktılar, ve fakat sonuçta buradaki amacımız belliydi; Amasya 12-22 Haziran 2003 Uluslararası Atatürk ve Kültür Festivaline ilk defa katılacak olan Sivil Savunma İl Müdürlüğü ve Dağcılıl ve Arama-Kurtarma İhtisas Kulübü 15 Haziran Salı günü saat 14.00’da Kral Kaya Mezarlarına Tırmanıp inerek ilk defa festivale katılacaklar ve şovlarıyla da nefes keseceklerdi! Ve ilerleyen günlerde Kral Kaya Mezarları’nın olduğu kayaya tırmanmak isteme taleplerinin de onaylandığı haberinin gelmesi, hepimizde büyük bir sevinç yaratmıştı…

Ortaya attığım bu fikir festivali renklendirirken, dağcılık sporuna da dikkat çekecek, gençlerin bu spora ilgisini artıracak ve yaptığımız danslı gösteriyle Amasya’nın yurt içi ve dışında reklamını yapacak, show dünyasının yelpazesine bir enstantane de ben katkı sağlamış olacaktım.

Bunun için dağcılık klübünün hocası ve ekipteki sporcularla hergün gençlik sporun bahçesinde buluştuk ve önce ben o ipleri nasıl kullandıklarını, dağdan aşağıya inerken hangi hareketleri daha kolay yapabileceklerini öğrenip, buna uygun bir müzik ve o müziğe uygun adımlar geliştirerek tüm ekibi çalıştırdım. Peki müzik ne miydi? Sıkı durun; “Ne Me Quitte Pas”. Bu müzik konservatuvar yıllarında da benim sahne sanatlarında hazırladığım bir koreografiye konu olduğu gibi, ona söz yazmışlığım da vardır. Şimdi ise Amasya’da dağcıları dağdan bu müzikle dans ederek indirecektim ve açıkcası çok heyecanlıydım.

Amasya İl Gençlik ve Spor Müdürlüğü’nün de kullandığı Sivil Savunma İl Müdürlüğü ile ortak kullandığı bahçeydi sanırım toplandığımız yer. Burası aynı zamanda spor tesislerinin de olduğu yerdi. Dağcılarla kararlaştırdığımız tarih ve saatte burada buluşur buluşmaz, hepsinin ipini önce bir yere sıralı ve birbirimize mesafeli şekilde bağlattım. Sonra da ipleri iyice uzattık. Yukarıdan aşağıya sarkan ipin yerdeki hali gibi düşünün. Ben çalıştıracağım ipi tutup iki elimle tuttuğum iple zıplayarak aşağı iniyor ve belli yerlerde tek eli açıp kapayarak müziğe uygun hareketler yaparak hem sağa ve sola ilerleyebilme kolaylığını da koreografiye dahil edip, tekrardan geriye iki ayağımla sıçrayarak yol alabiliyorlardum. En sonunda da Türk bayraklarını çıkartıp, dağdan öylece aşağıya inecekleri muhteşem bir koreografi yarattım. Dağcı sporcular bu koreografiyi kısa sürede öğrendiler. Müziğin de ritmiyle dağcı sporcuların keyifleri yerine gelmiş ve bundan büyük bir haz almışlardı. En sonunda açılacak olan bayrak ise  Haliyle sporcuların bu fikri benimsemesi ve dağcılılla dansı birleştirerek ortaya güzel bir gösteri çıkartacak olmaları hepimizi heyecanlandırmıştı. Bu gençlerin Kral Kaya Mezarları’na tırmanıp inecekleri programda vardı, fakat böyle bir müzikli gösteriden programın Milli Eğitim Müdürlüğü ayağındaki görevli şube müdürü olan Kadri Keleş’in haberi yoktu.

Kendisini bilgilendirerek ve dağcıların, seyircilerin müziği rahatlıkla duyabilecekleri bir müzik sistemine ihtiyacımız olduğunu ilettim. Kadri Bey bunun mümkün olmadığını, bu iş için buraya bir müzik sistemi kuramayacaklarını söyleyince en başta bu fikri ortaya atan ve dağcı sporcuları günlerce çalıştırıp, onlarında bu işi canla başla yapmaya heyecan duymalarını sağlayan bir eğitimci olarak çok üzülmüştüm.  En nihayetinde o gün gelip çattığında başta Amasya Valisi Hüseyin Poroy olmak üzere protokol ve görevliler olmak üzere çok az bir seyircinin eşliğinde dağcılar Kral Kaya Mezarları’na tırmanıp, aşağıya indiler. Sonrasında ise bir daha festival bünyesinde böyle bir sportif faaliyet sergilenmedi…

Hani kıymetli şairimiz Orhan Veli Kanık’ın “Vatan İçin” adlı, sadece üç dizeden oluşan şiirinde diyor ya;

Vatan

Neler yapmadık şu vatan için!               Kimimiz öldük;                                         Kimimiz nutuk söyledik.

Açıkcası ben çok öldüm Amasya için. Her taşında, kalesinde, köyünde, dağlarında ayrı öldüm. Amasyalı da çok öldürmek istedi beni, yaptığım her işte karşımda yapılanlara engel olmak için benimle savaşan bir ekip vardı! ‘O yapmasın ben yapayım’, ‘o söylemesin ben söyleyeyim’, ‘bunu da nerdden bulmuş’, ‘vah tüh, niçin bunu ben bulamadım’ hezayan ve kıskançlıkları… Bu tip duygu ve tavırlara maruz kalınca insan da başka yönlerini geliştiriyor demek ki; tüm bu tepkiler beni hayata karşı inanılmaz derecede bir mücadeleye sevk ettirmiş, savaşcı ve hedefe ulaşmak için inatçı taraflarımı bileylemiştir! Madem ki hayat bir savaş ve tüm karşına çıkamayanlarla hayali bir bilek güreşi içerisindesiniz, – çünkü bilgileri yok sizi alt etmek için, sadece yergileri var- öyleyse hepsinin canını yakmak için bir mücadele içinde olmanız dahi, ortaya koyduklarınız her birini ayrı bir meydanda bileğini büküyordu… 

Amasya’nın her değerini ortaya çıkartmak için ayrı emek verdim. Ben bu şehre geldiğimde Amasya lalesi’nin Osmanlı döneminde Lale Devri’ne ismini veren lale olduğu, bu lalenin soğanlarının Hollanda’ya hediye edildiği, Amasya’da nice lale tüccarlarının bu işi el altından yürüterek zengin olduğunu dahi kimse bilmiyordu. Bu bilgilerin hepsi, o tarihlerle henüz yeni yeni hayatımıza giren bilgisayar ve internet marifetiyle benim sayemde tüm Amasyalılara yönelik yazdığım yazılar ve sosyal medya paylaşımlarımla ortaya yayılmıştır. Ayrıca bu konuda yazdığım birçok yazı, Amasya’daki bir yerel gazetede rumuzlu olarak yayımlanmış ve Amasyalılar yazılafıma öyle ilgi göstermişlerdir ki, gazete bu sayede trajını artırmıştır…  Yani bugün Amasyalı Amasya lalesini tanıyor, onunla ilgili gelişmeler karşısında heyecan duyuyorsa, bunun için de önce bana teşekkür etmelidir. Ve daha nice bilgiler bu ve Amasya Folkloru ile Amasyalı’ya kendi kültürü, sanatı, tarihi yeniden tanıtılmıştır. Onlardan biri de “Çufa Kınası”dır…

Aynalı Mağara’ya Tırmandım.

Amasya’da tanıdığım dağcılar, bu sporu halka da sevdiriyor ve hafta sonları belli yerlerde tırmanışlar yapıyorlardı.  Ben bu spora ilgi duyuyordum, fakat Amasya için o kadar çok farklı alanda araştırma ve çalışmalar yaptığım içim işlerimin yoğunluğundan her yere yetişemiyordum. Bir gün dağcı sporcuların içinde benim de önceden tanıdığım bir arkadaşımın da bahsetmesiyle Aynalı Mağara’ya tırmanılacağını öğrendim. Bunu duyunca çok heyecanlandım. İlk tırmanışımı böylesi tarihi bir mekânda, yapacak olmak, herkese nasip olmazdı. Bu fırsatı kaçıramazdım ve 2003’te -sanırım Nisan ya da Mayıs ayıtdı- tarihe doğaya göz kırpan sarp kayalıkları arasında, unutulmaz bir hafta sonu macerasını yaşamak için bir gurup arkadaşla Aynalı Mağara’ya gittik.

Bölgedeki belgeli dağcıların benim gibi amatörlere dağcılık sanatının inceliklerini öğrettiği o özel eğitime katılarak attığım bu adımlar, beni şehrin en görkemli ve en eski yapılarından biri olan Aynalı Mağara’nın zirvesine taşımıştı, taşımasına ama, Aynalı Mağara’nın dış yüzeyindeki tahrip, yazılar canımı feci sıkmış, heyecanıma gölge düşmüştü. O can sıkıntısıyla buraya sürekli gelen arkadaşlara üzüntümü belli edip, birazdan oldukça yüksekte kalan ve ancak kayanın tepesine tırmandıktan sonra iple aşağıya doğru inerek ulaşabileceğim pencere gözü gibi yerden içeri girdikten sonra göreceklerim beni merak ettiriyordu. Arkadaşlar şimdiden göreceklerim konusunda olumsuz konuşmaya başlayınca belli ki, göreceklerim içimi karartacaktı.

Eğitimin verdiği heyecan ve cesaretle tırmanılan o sarp kayalıkların ardından zirveye ulaşmak ne kadar gurur vericiyse, iniş sırasında uğradığım Aynalı Mağara’nın içinde karşılaştığım manzara da bir o kadar sarsıcıydı. Hatta dehşet vericiydi. Önden tecrübeli bir arkadaş içeride yılan, böcek vb gibi bir canlının olup olmadığını görmek ve bizlerin can güvenliğini sağlamak için girmiş ve bu bakımdan temiz, fakat gördülleri bakımından moral bozucu olduğunu söyleyerek ilk adımı atmıştı…

Aynalı Mağara’nın bulunduğu o düz kayaya bir arkadaşımın yaddımıyla zar zor tırmandım. Aman tsnrım, tırmanmak ne zordu? Fakat aşağıya iki bacaklarının arasındaki ipi kontrollü şekilde ayarlayarak inmek ise onca zahmet ve riskin sonucunda tattığın en güzel ödüldü. Böyle böyle aşağıya indim ve nihayet Aynalı Mağara’nın o tek gözlü, pencereyi andıran oyuğunun hizasına geldim. İpi sabitledim ve benimle birlikte inen, beni sürekli yönlendiren arkadaşımla birlikte o tek göz odadan girip içeri adım attığımda, dışarıdaki doğanın ihtişamı yerini derin bir hüzne bıraktı.

Aynalı Mağara’nın içindeki bu yer bir mezar odasıydı ve içinde bir mezar yeri bulunmaktaydı. Mezar belli ki yüz yıllar boyu tahrip edile edile bu hale getirilmişti. Bu arada Aynalı Mağara diyoruz ama, hiç bilmeyenler şunu çok iyi bilsinler ki, burası doğal bir mağara değildir, burası sert kayaların oyulmasıyla yapılmış doğrudan bir anıt mezar olarak tasarlanıp bir yapıdır. İçeride gördüklerim; farklı zamanlarda buraya gelip defalarca yakılan ateşler ve onların duvarlara sinmiş simsiyah izi, bırakılan şişeler ve atıklar, binlerce yıllık bir tarihin nasıl hoyratça harcandığının acı bir kanıtıydı. Mağaranın duvarlarında yer alan o kadim sanat eserlerinin hâli karşısında büyük bir suçluluk, isyan, acı ve nefret duygularımı zaptedebilmek o kadar kolay değildi. Duvarlarda ince bir işçilikle betimlenen Hz. İsa ve 12 havarisinin freskleri (duvar resimleri), ne yazık ki yakılan ateşlerin dumanıyla karartılmış, kasıtlı olarak kazınmış ve büyük ölçüde tahrip edilmişti. O an, tırmanışın yorgunluğundan ziyade, insanlığın ortak hafızasına yapılan bu saygısızlığın yarattığı vicdani sızı yüreğinize kazınmıştı. Açıkcası dağcılık marifeti olmasa buraya tek başına çıkmak olsa olsa devasa bir merdiven sayesinde olabilirdi. Zira yer ile merdiven arası 13 metre ve bu mesafeden bir insanın oraya çıkması çok zor. Kaldı ki insanlarda nasıl bir anlayış var ki hiç üşenmeden buraya çıkıp yediniz, içtiniz, ateş yaktınız? Yoksa kaçakların saklandığı bir adres miydi burası ki, kimsenin akıl edemeyeceği bu yerde kimbilir, kimleri gizlediniz? Zaten buna benzer rivayetler de duymuş, burayı görünce bunun da mümkün olabileceğini, fakat çok korkunç ve ürkütücü bir yer olması nedeniyle bunların ancak bir söylenti olabileceğine kanaat getirmiştim…

Aynalı Mağara’nın Tarihi

Aynalı Mağara hakkında tarihi bir bilgi vermek gerekirse, burası; MÖ 2. yüzyılda Helenistik Dönem’de inşa edilmiş anıtsal bir kaya mezarıdır.

Kim Yaptırmış: Mitridat Krallığı döneminde, Büyük Rahip Tes tarafından yaptırılmıştır.

Niçin Yaptırmış: Rahip Tes’in kendisi için anıt mezar olması amacıyla oyulmuştur.

Hangi Amaçla Kullanılmış: İlk olarak mezar; 11. yüzyılda (Bizans) ise Hristiyan keşişlerin kaldığı bir inziva yeri ve şapel olarak kullanılmıştır.

Amasyalılar Aynalı Mağara’ya Ne Diyor?: Cephesi güneş vurduğunda ayna gibi parladığı için Amasyalılar buraya “Aynalı Mağara” demiştir. Halk arasında ayrıca hüzünlü bir “Güzelce Kız” efsanesiyle de anılır.

Güzel Kız Efsanesi: Amasya hükümdarının, dünyalar güzeli bir kızı vardır. Kız o kadar güzeldir ki yüzündeki peçe açıldığında, etrafa saçılan ışıktan insanların gözleri kamaşır, hatta bayılanlar olur. Bu yüzden genç kız, yüzünü her zaman kalın bir peçeyle saklar.

Kızın evlilik çağı geldiğinde, hükümdar dört bir yana haber salar: “Her kim kızımın peçesini açıp onun güzelliğine dayanabilirse, kızım onunla evlenecektir. Ama başaramazsa cezası ölüm olacaktır.”

Bu zorlu şartı duyan pek çok şehzade ve yiğit Amasya’ya gelir. Ancak kızın peçesi her kaldırıldığında, talipler onun göz alıcı güzelliği karşısında çarpılır ve oracıkta can verir.

Günlerden bir gün, fakir bir oduncu oğlu şansını denemek ister. Kızın karşısına çıkar ve derin bir nefes alarak peçeyi kaldırır. O anda odadaki herkesin gözü kamaşır. Kızın güzelliği bir şimşek gibi çakar ve oduncunun oğlunun gözlerini kör eder. Ancak genç oduncu ölmez, ayakta kalır.

Kızın güzelliğiyle oduncunun aşkı birleştiği o an, büyük bir gürültü kopar. Mağaranın içi aydınlanır ve ikisi de oracıkta taş kesilir. Halk, o günden sonra güneş vurduğunda ayna gibi parlayan bu mağaraya “Aynalı Mağara” der ve bu iki sevgilinin mağaranın içinde yan yana yattığına inanır.

Umarım keyif alarak okumuş ve bilgilenmişsinizdir.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Folklor Araştırmacısı

Dans, Sahne Sabatları / Yönetim ve Organizasyon Bilim Uzmanı

Bir Cevap Yazın