Eskiden mahalleler vardı…
İnsanı yalnız büyütmeyen, onu yoğuran mahalleler…

Bir çocuğun kim olduğu yalnız annesiyle babasıyla anlaşılmazdı o zamanlar. Mahallenin bakkalı, sokağın delisi, köşe başındaki ihtiyar amca, sabah aynı kaldırıma uzanan kediler, yaz akşamı kapının önünde çekirdek çitleyen kadınlar da o çocuğun karakterine karışırdı. Her sokakta farklı insan manzaraları görürdünüz. İşte sabah kahvaltıdan hemen sonra sabah güneşini vücutlarına hapsetmek, komşuyla iki çift sohbet etmek isteyen evin en yaşlı veya orta yaşta teyzeler, nineler. Ellerinde bir örgü kapıta çıkar, o dar mahallelerin ara sokaklarında bir taşın üstüne oturur, herkes elinde bir örgü günün sohbetini ederken kaşla göz arası sosyalleşirlerdi.
Kandilller, aşure günü, bayramlar, doğum günleri vs hep bu özel günlerde kkmşular çocuklarına evde yaptıkları yiyecekleri, tatlıları komşulara taşıttırırdı. Hele mahallede biri evlenecekse, istemeler, gelneler gitmeler, mahalleyi nasıl da bir anda havaya kaldırır, etrafta bur hareketlilik, telaş, heyecen, insanların neşelilik halleri herkese bulaşırdı…
İnsan biraz da yaşadığı sokağın sesinden oluşurdu. İşte bu yüzden eski biyografiler daha derin, daha renkli ve daha sahiciydi.
Çünkü insanların yalnız meslekleri değil, mahalleleri vardı.
Hatıraları vardı.
Birbirine değen hayatları vardı.
Bir insan çocukluğunu anlatırken: “Bizim mahallenin köpeği vardı…” diye başlayabiliyordu mesela.
Bir başka insan: “Mahallede elektrik kesilince herkes sokağa çıkardı…” diyordu.
Bir başkası: “Komşumuzun radyosundan türküler yükselirdi…” diye anlatıyordu hayatını.
Bugün ise aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirinin adını bilmiyor. Aynı asansöre binen insanlar birbirinin yüzüne bakmıyor. Sokak hayvanlarından rahatsız olan, bir kap suyu fazlalık gören, ağacı manzaranın önünde engel sayan bir anlayış büyüyor.
Ve farkında olmadan, biyografiler de yoksullaşıyor.
Çünkü samimiyetin olmadığı yerde hatıra birikmiyor.
Biyografiler Yoksullaşıyor
Hatıra olmayınca derinlik oluşmuyor.
Derinlik olmayınca da hayat hikâyeleri birbirine benzemeye başlıyor.
Bugün birçok insanın yaşamı; aynı mağazadan alınmış mobilyalar gibi birbirinin kopyası hâline geldi. Aynı koltuklar, aynı salonlar, aynı kahve fincanları, aynı sosyal medya pozları, aynı cümleler, aynı tatiller, aynı alışkanlıklar…
Hayatlar birbirine benzedikçe biyografiler de birbirine benziyor.
Çünkü modern insan artık yaşamak yerine daha çok “görünmeye” çalışıyor.
Oysa biyografi dediğimiz şey; insanın yalnız başarılarını değil, yaşadığı dünyanın ruhunu da taşımalıdır. Bir mahallenin kokusunu, taşını, gölgesini, sesini taşımayan hayat hikâyeleri eksik kalır.
Bugün birçok insan çok şey biliyor olabilir…
Ama çok az insan gerçekten yaşam biriktiriyor.
Belki de bu yüzden eski insanların anlattığı bir çocukluk, bugünün onlarca modern hayatından daha sıcak geliyor insana.
Çünkü eski mahallelerde insanlar yalnız yaşamıyordu; birbirlerinin hayatına karışarak insan oluyorlardı.
Silvan Güneş
Biyografi Yazarı