Ruhu Alınmış Eğitimin Bedeli

Okullarda sanat derslerini budar, eğitimi sınav merkezli bir yarışa indirger, okulu bir “puan üretim atölyesine” dönüştürürseniz; çocukların ruhunu besleyen damarları da tek tek kesmiş olursunuz. Haftada bir saate sıkıştırılmış müzik ve resim, kaldırılmış halk oyunları, tiyatro ve el sanatları dersleri… Bunlar müfredat kalemleri değil; çocuğun iç dünyasını ayakta tutan sütunlardır.

Sanatsız Kalmış Bir Milletin Hayat Damarlarından Biri Kopmuş Demektir!

Büyük Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözü bugün her zamankinden daha anlamlıdır:
“Sanatsız kalmış bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.” Sanat sadece bur ders değil, toplumum hayat pınarıdır.

Sanat bireyin kendini ifade etmesi, empati kurması, kendini ait hissedeceği yeri bulması ve güzel değerleri elde etmek için gösterdiği öğrenme sabrını kazandıran bir insanlık okuludur. Okulları dershaneye çeviren zihniyet karanlıktır, kaabiliyetsizdir, yitikdir. Bu zihniyette kimselere eğitim teslim edilrmez, çocuklar feda edilemez.

Bugün okullarda yaşanan şiddet, tahammülsüzlük ve değersizlik hissi; o koparılan hayat damarının sonucudur. Çünkü sanat; çocuğa kendini ifade etmeyi, duygusunu dönüştürmeyi, birlikte üretmeyi, estetikle düşünmeyi öğretir. Müzik, ritimle disiplin kazandırır. Resim, iç dünyayı renklendirir. Halk oyunları, aidiyet ve birlikte hareket etme kültürü verir. Tiyatro, empatiyi öğretir. El sanatları, sabrı ve emeği tanıtır. Bunlar olmadığında geriye yalnızca sıkışmışlık, öfke ve boşluk kalır.

Bir dönem bu topraklarda, eğitimi yalnızca bilgi aktarımı değil, karakter ve kültür inşası olarak gören bir model vardı: Köy Enstitüleri. Bu modelde öğrenci; müzikle, halk oyunlarıyla, tarımla, el emeğiyle, edebiyatla, sanatla büyürdü. Okul hayatın kendisiydi. Çocuk üretirdi, paylaşırdı, birlikte yaşardı. Yalnızca okuma yazma öğrenmez; insan olmayı öğrenirdi. Bugün özlemini duyduğumuz pek çok değerin temeli, o anlayışta saklıdır.

Okullarda Andımızın Kaldırılması Sadece Bir Tören Meselesi Değildir!

Okullardan Andımız’ın kaldırılması, bayram törenlerinin sadeleştirilmesi ya da yok edilmesi de yalnızca bir “tören meselesi” değildir. Bu hazırlık süreçleri; çocuklara disiplin, sorumluluk, birlikte hareket etme, aidiyet, toplumsal hafıza ve özgüven kazandıran eğitim pratikleriydi. Sabah birlikte söylenen sözler, birlikte yapılan provalar, birlikte yaşanan heyecan; çocuğun ruhuna işleyen görünmez derslerdi. Bugün bu görünmez derslerin yokluğunu yaşıyoruz.

Uygulamalı Öğrenilen Değerler Eğitimi Yeniden Sisteme Dahil Edilmelidir

Eğitim sistemi, çocuğun zihnini doldururken ruhunu ihmal etti. Değerler eğitimi kâğıt üzerinde kaldı. Öğretmen, rehber olmaktan çıkarılıp prosedür uygulayan bir memura dönüştürüldü. Okul, kültür üreten bir merkez olmaktan uzaklaştırıldı. Ve sonuç olarak çocuk, kendini ifade edecek sağlıklı alan bulamadığı için öfkesini yıkıcı biçimde dışa vurmaya başladı.

Okul Sadece Ders Yapılan Bir Yer Değildir

Çünkü okul, yalnızca ders yapılan yer değildir. Okul, toplumun geleceğinin mayalandığı yerdir. O mayaya sanat, kültür ve değer katılmazsa; ortaya sağlıklı birey değil, öfkeli ve yönsüz nesiller çıkar.

Okul, yalnızca akademik bilgi verilen bir yer değildir. Okul; karakterin, vicdanın, estetik duygunun, birlikte yaşama kültürünün inşa edildiği yerdir. Ancak yıllardır eğitim sistemi, çocuğu insan olarak yetiştirmek yerine, sınava hazırlanan bir “puan makinesine” dönüştürmeye odaklandı. Sanat, müzik, halk oyunları, tiyatro, beden eğitimi, değerler eğitimi gibi ruhu besleyen alanlar ya kaldırıldı ya da sembolik saatlere sıkıştırıldı. Çocuğun iç dünyası kurudu; geriye yalnızca rekabet, stres ve baskı kaldı.


Şiddetin en önemli sebeplerinden biri, duygusal boşluktur. Duygularını ifade etmeyi öğrenmemiş, empati geliştirmemiş, estetikle tanışmamış, üretmenin hazzını tatmamış bir çocuk; öfkesini yönetemez. İçindeki sıkışmışlık, en kolay yol olan şiddetle dışarı çıkar. Çünkü ona başka bir yol öğretilmemiştir.

Aile yapısındaki dönüşüm de göz ardı edilemez. Çocukla geçirilen nitelikli zaman azaldı. Anne-baba yorgun, geçim derdinde, sabırsız. Çocuk çoğu zaman ekranlara teslim ediliyor. Ekran ise şiddeti sıradanlaştırıyor. Oyunlarda, dizilerde, videolarda şiddet normal bir iletişim biçimi gibi sunuluyor. Çocuk, sorun çözmeyi değil, güç kullanmayı öğreniyor.

Öğretmenin otoritesinin sistematik biçimde zayıflatılması da önemli bir faktördür. Öğretmen, artık saygı duyulan bir rehber değil; çoğu zaman şikâyet edilebilen, değersizleştirilen, yalnız bırakılan bir memur konumuna itildi. Oysa öğretmenin itibarı, okulun omurgasıdır. Öğretmenin güçsüz olduğu yerde disiplin de, değer de, güven de çöker.

Ayrıca okul ortamları, çocukların kendini ifade edebileceği sosyal ve kültürel alanlardan yoksun bırakıldı. Bahçede halk oyunu yok, sınıfta tiyatro yok, duvarda resim yok, koridorda müzik yok. Enerjisini sağlıklı biçimde boşaltamayan çocuk, bu enerjiyi yıkıcı biçimde kullanmaya başlıyor.


Şiddet, çoğu zaman çocuğun “beni görün” çığlığıdır. Duyulmayan, anlaşılmayan, bastırılan çocuk, kendini ancak olay çıkararak görünür kılabileceğini fark eder. Bu, bir suçtan önce bir yardım çağrısıdır.


Çözüm ise polisiye tedbirleri artırmakta değil, okulun ruhunu geri kazandırmaktadır. Sanatı, sporu, kültürü, değerler eğitimini yeniden merkeze almak; öğretmeni güçlendirmek; aileyi sürece dahil etmek; çocuklara empati, iletişim ve duygu yönetimi öğretmek zorundayız. Okulu yeniden “insan yetiştiren yer” haline getirmeden, bu şiddet dalgasını durdurmak mümkün değildir.

Bugün yaşananlar, çocukların suçu değildir. Tesadüf de değildir. Bu uzun süredir ihmal edilen bir anlayışın sorunudur. Kendini yetişken gören her yetişkinin ihmallerinin sonucudur. Çocuk, kendisine verilen iklimde büyür. Eğer o iklimde sevgi, estetik, değer ve rehberlik yoksa; öfke, boşluk ve şiddet filizlenir. Okullardaki şiddet, aslında toplumun aynasıdır. Aynaya bakmadan, yansımayı suçlamak çözüm değildir. Ve çözüm, yine eğitimde; ama ruhu olan bir eğitimdedir.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın