“Çok Konuşanlar Değil, Başkasını Dinleyemeyenler”

İnsan, ömrü boyunca sayısız cümle kurar. Kimi zaman konuşmak bir ihtiyaç, kimi zaman bir alışkanlık, kimi zaman da yalnızlığın üstünü örten bir sığınaktır. Bu yüzden genel olarak bakıldığında, insanlığın çok konuştuğu; hatta çoğu zaman boş yere konuştuğu inkâr edilemez bir gerçektir. Fakat son zamanlarda dikkatimi çeken başka bir durum var ki, asıl üzerinde durulması gereken mesele belki de budur:


Çevresindeki insanları “çok konuşuyor” diyerek eleştiren kişilerin büyük bir kısmı, gerçekte sessizliği değil; konuşma hakkının yalnızca kendilerine ait olmasını istemektedir. Onların arzuladığı şey, karşılıklı bir iletişim değil; tek taraflı bir hâkimiyettir. Herkesin kendilerini dinlediği, sözün yalnızca kendi istedikleri zaman, kendi belirledikleri sınırlar içinde var olabildiği bir düzen…


Siz konuştuğunuzda rahatsız olan bu insanlar, aslında başkasının sesine tahammül edememektedir. Çünkü mesele çoğu zaman “çok konuşmak” değildir; mesele, başka bir insanın duygu, düşünce ve varlığıyla görünür hâle gelmesidir.

Dahası, ironik olan şudur ki; “çok konuşuyor” diyerek insanları itham edenlerin çoğu, farkında olmadan en gereksiz ve en uzun konuşmaları yine kendileri yapmaktadır. Çünkü onların rahatsız olduğu şey kelimeler değil; kendilerinden başka bir zihnin, başka bir hissin, başka bir varoluşun aynı ortamda yer almasıdır.

Bu tavrın temelinde ise çoğu zaman sevgisizlik, değersizlik hissi ve kendini karşısındakinden üstün görme eğilimi yatar. Böyle insanlar, iletişimi paylaşım olarak değil; ihtiyaç anlarında kullanılan bir araç olarak görürler. Maddi ya da manevi neye ihtiyaç duyuyorlarsa almak isterler; fakat gerçek bir yakınlık, içten bir sohbet ya da karşılıklı bir ruh alışverişi kurmaya ihtiyaç duymazlar. Bu yüzden insan, onların yanında çoğu zaman kendisini bir dost meclisinde değil; zorunluluktan sürdürülen soğuk bir temasın içinde hisseder.


İşte kimseye iyi gelmeyen şey de tam olarak budur: İletişimin samimiyetini kaybetmesi… Bir insanın yalnızca ihtiyaç duyulduğunda hatırlanması… Ve en kötüsü de, konuşmanın değil; insanın değersizleştirilmesi…

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın