Konuşacak Hiçbir Şeyimiz Yok!

“Uğraşamam dünümle ve dünümdekilerle… Ben yarına bakarım, yanımdakilerle…” demiş Cemal Süreya. İşte biz de tam olarak bu rotadayız.

​Son dönemde kaleme aldığımız yazılar, beklediğimizden de büyük bir yankı uyandırdı. Gelen güzel yorumlar, “Yalnız değilmişiz” dedirten o samimi destekler en büyük kazancımız. Demek ki doğru yerlere dokunuyor, ortak dertlerimize tercüman olabiliyoruz.

​Tabii, her güzel koronun içinde bir-iki tane “çatlak ses” çıkması eşyanın tabiatına aykırı değil. Onlar da işin tuzu biberi. Aslında eleştiri dediğimiz bir aynadır; ama nedense bazıları aynaya bakmak yerine aynayı kırmayı tercih ediyor. Olsun, onlar kırmaya devam etsin; ben kırılan aynalardan dökülen parçalarla değil, o aynanın göstermesi gereken gerçeklerle ilgileniyorum ve ilgilenmeye de devam edeceğim.

​Artık olumlu tepkileri heybeme koyuyor, olumsuzları ise birer nükte olarak tebessümle karşılıyorum. Çünkü biliyorum ki; geriye bakarak yürüyenler, önündeki çukurları göremezler. Benim yönüm belli, niyetim taze. Düşüncem, doğduğum kent Amasya… Yarınlara, daha söylenecek çok sözü olanlarla beraber bakmaya devam edeceğim.

​Tam da bu vesileyle, bizleri yarınlara hazırlayan, sevgiyi ve sahiciliği ilk öğrendiğimiz liman olan tüm annelerimizin Anneler Günü’nü kutluyor; ebediyete irtihal edenlere rahmet, yaşayanlara sağlık ve esenlikler diliyorum.

​Annelerimizin o karşılıksız, temiz sevgisinden kafamızı kaldırıp bugünün ilişkilerine baktığımızda ise ne yazık ki bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çıkar odaklı kurulan topluluklara rastladığınızda; yüzünüze karşı oldukça samimi davranan, arkasından çekiştirdikleri kişiyle ise yan yana geldiklerinde kuzu sarması olan bu iki yüzlülükten ürküyorsunuz. Ürküyorsunuz çünkü çok iyi biliyorsunuz ki, onlarla olmadığınız ilk an, o masada çekiştirilecek olan kişi sizsiniz!

​Bu meseleyi cinsiyete vurursak, “Kadınlar ne konuşur?” başlığı altında yazacaklarımı belki hiçbir kadın okumak istemez. Fakat erkekler de zemzem suyuyla yıkanmış değil; hatta bugünün dünyasında çoğu erkek grubu, dedikoduda kadınlara pabuç çıkarttırır! Aralarında sadece tarz farkı var, özlerindeki samimiyetsizlik ise tamamen aynı.

​Benim bu duruma karşı tavsiyem şu olacaktır: Ne olursa olsun insanlığınızı bozmayınız. Kötü örneklerden kopya edilmiş hayatlar, ne sizi ne de etkileşim içinde olduğunuz insanları adam yerine koyar, ne de insanca yaşatır. Kimliksiz bir kopyadan ibaret kalırsınız.

​Üstelik bu durum sadece bizimle de sınırlı kalmıyor. Özellikle çocuklar ve gençler bizlerle yaşadıkça, bir başkasıyla ilişki kurmanın yegane yönteminin bu ikiyüzlülük olduğunu sanıyorlar! Birini bahane etmeden, bir başkasının hayatını masaya yatırmadan hiçbir konuyu konuşamıyorlar. Tıpkı önlerindeki büyük örnekleri gibi, aslında “konuşacak hiçbir derinlikleri ve fikirleri olmadığından”, çaresizce bildikleri tek yönteme; yani dedikoduya sarılıyorlar.

​İş hayatına atıldığımdan beri şu sözü o kadar çok duyuyorum ki: “Her yer aynı…” O koca koca holdinglerde çalışan en üst rütbelilerden devlet dairelerine, gündelik iş yapanından en alt seviyeye kadar herkes bu çürümeden şikayetçi. Peki, hayatın kaçınılmaz bir kuralı mıdır bu? İnsanları bu kadar insanlığından, sahiciliğinden uzaklaştıran neden nedir?

​Buna cevap vermek için kuşkusuz türlü sosyolojik sebepler sıralayabiliriz; fakat asıl gerçek şu ki: Bizler düşünmeyi bıraktık. “An’ı yaşamak” diye bir kavram yayıldı topluma. Etrafımda bunu telaffuz eden birçok insanın, haddinden fazla bir boş vermişlik, umursamazlık ve hedonizm kayığıyla ummanlara açılmaya çalıştığını görüyorum. Üstelik yaşadığı o içi boş “an”ı, sanki çok büyük bir meziyetmiş gibi herkese haberdar etmenin derdine düşmüş durumda. Cep telefonları ve sosyal medya da tam olarak bu narsizme hizmet etmiyor mu zaten?

​Kısacası; çok keyifsiz, mutsuz, sohbetsiz ama kendini her an farklı ve kusursuz göstermenin derdiyle tüm enerjisini vitrine harcayan bir toplum ilerleyemez. Toplumun yeniden yapılanması için önce topyekün bir silkelenip kendine gelmesi şart.

​Ancak unutmamalıyız ki, bu kitlesel silkelenme yukarıdan aşağıya bir emirle gerçekleşmeyecek. Toplumsal dönüşüm, bireyin o küçük ama devrim niteliğindeki adımıyla başlar. Ne zaman ki bir insan, akıntıya kapılmayı reddedip kafasını o parıldayan ekranlardan kaldırır; yanındakinin gözünün içine bakarak sahici, hesapsız bir bağ kurar, işte o zaman ilk ayna temizlenmiş olur. Biz kendi aynamızı temiz tutalım; yarınlara o aynadan sızan hakikatle, yanımızdaki sahici dostlarla yürüyelim.

Silvan GÜNEŞ

Biyografi Yazarı

Bir Cevap Yazın