
Anlayın Artık “Mış” Gibi Yaşayanların “Miş” Gibi Tezgahlarını…
Tevazu, yani alçak gönüllülük. Kibar insanın takındığı en güzel süslerden biridir. Bilgisine baş vurulduğunda ya da bilgisini icra ederken, sonuç karşısında buna tanıklık edenler onu alkışa tuttuğunda, -gerçekten ne kadar iyi olduğunu bildiği halde- bu tepkiler karşısında utanır. Yüzü kızarır ve karşılık olarak genellikle “Aman efendim, o kadar büyütecek bir şey yok!.. Eksik olmayınız, o sizin güzelliğiniz!..” gibilerinden sözlerle, asıl kendisine iltifatta bulunan kimselerin anlayışlarını, perspektiflerini alkışlayan sözler sarf eder…
Diğer taraftan, duydukları karşısında bir taraftan da gönlü okşanmıştır. Bildiği ve en iyi yaptığın iş karşısında alkışlanmak, elbette her insan için onursal bir nişandır ve hiçbir ödül o kadar mutlu edemez, işini gerçekten severek yapanları. Yine de her işin basamakları, zirvesi, sahnesi, konumu, kostümü, makyajı, ışıkları, özel olarak hazırlanmış davetiyeleri ve seçilmiş davetlileri varken, sıra gelir mi tevazuya… İşte bu noktada yapılan işle çıkılacak zirve arasında uzanan hayatın bu efsanevi yolunda, size eşlik edecekler, yolunuzda sizinle birlikte yürüyecekler, siz yürüyecekken kolunuzdan çekip sizi geride bırakacaklar ya da adım attığınız halde bir anda önünüze geçirilerek sizin sıranızı alanlar, zamanın çarklarının içinde sizi öğütüp dururlar.
Başta aldırmazsınız bunlara, çünkü bilirsiniz siz! Sizi yolunuzdan alıkoyanların veya koyduranların oynadıkları bu oyunun figüranlarından çok ama çok daha iyisinizdir. Ve ihtiyacınız yoktur ne birilerinin elinizden tutmasına ne de önünüzden başka vasıtalar yoluyla jet gibi çekip giderek, -sözde- mesafeyi açmasına…
Ve fakat yıllar geçtikçe örseler sizi bu durum. Çünkü kendinizi, nereye gitmişseniz bir çeyiz bohçası gibi taşımışsınızdır, ama kimin önünde durup kendinizi göstermeye çalışsanız o bohçanın örtüsünü dahi kaldırmamış ya da görmezden gelmiş, yok sayılmışsınızdır hep… İşte o zamanlarda şahit olduklarınızla olmanız gereken yerde hayal gibi duranlara baktıkça içiniz acır. Size atılan alkışlara “estafurullah” deyip üstünüze kondurmadıkça, ya da birilerinin mutlaka sizi göreceğini düşündükçe (!), geçip giden zaman, önce üstünüze yağan kar gibi sonra çığ gibi düşmüş, zaman geçmiş, o gömüğün altından kalakalmışsınızdır. Peki, ya hadsizler, hakkı olmadığı halde sizin olmanız gereken yerlerde, makamlarda, işin gücün başında olanlar. İşte onlar sürekli bu işin kaymak tutan ve su yüzünde kalan kısmı olduklarından, hep denizin üstünde yüzmüşlerdir ve bu alemin insanları da deniz dibini, bilginin kaynağını, mercanları, balıkları, su karanlığındaki cevher aydınlığı, keşfi bitmeyen bu dünyayı bilmediklerinden, onlarda ancak suyun üstünde görebildiklerini alkışlamışlar ve işte bu yüzden, tanık olduklarının dışındaki değerlerin niteliğini, niceliğini kavrayamışlardır…
Unutmayınız ki, zaman ilerledikçe algılar ve değer yargılarımızda değişmeye başladı. Eski zamanların, kibarlık olsun diye gösterdikleri tevazunun zamanı geçti artık. Artık, fırsatlar ve o fırsatları elde etmek için savaşlar var. Kendini gösteremeyen kalıyor sınıfta! Bu ara devirde bir zamanlar birilerini kullanarak basamak atlayan, iş bulan, alkış bulanlar vardır. Onların da devri bitmeye yüz tuttu. Çünkü profesyoneller öğrendiler ki yaptığı iş ne kadar iyiyse, o kadar iyi olmalı bu maratonun koşucusu da. O yüzden özel sektörde, hamiline çek yazar gibi kartvizit dostluğuyla çembere dahil edilmiş çalışanlara yer yok. Olsa da, kimse kimsenin hatırı için zor durumda kalmak istemiyor bu alemde de… O sizin dediğiniz, devlet sektöründe oluyor. Memur kafaların memur zihniyetlerinden, ancak bu kadar bir fıskiyeli havuz ve o havuzdan da ancak kendi etrafını ıslatacak kadar bir ıslaklık kadar serpilen hayat, sana bana yetmiyor, yetmeyecek de, tüm yeteneklerini, bu güzergahın hattından geçebilecek bir hayalle beslemişsen..!
Şöyle ki; “tavazu” dediğimiz “alçak gönüllülük” çok daha başka bir şekle, yani biraz daha ete kemiğe büründü artık. Eminsen kendinden ve alkış alma potansiyelinin farkındaysan, bu sefer kendini bir bohça içinde değil de bir tepsi de sunabilmelisin, tattırabilmelisin, duyurabilmeli ve bunu yaparken göz göze gelebilmelisin. -Ben gerçekten iyiyim ve kendimden eminim.- bakışlarının oklarıyla vurmalısın sana bakan diğer gözleri vurabildiğin kadar vurabilmelisin. Ama, tüm bu yaptıklarına bel bağlayarak değil, göle bir kaşık yoğurt çaldım mantığıyla. Bir Nasrettin Hoca hikayesi çünkü bu! Yoksa, kimse bu servisi sen istiyorsun diye yapmayacak. Ya da sen bekliyorsun diye önüne kırmızı halılar sermeyecek. Halıyı seren de, seni karşılayıp çiçek veren de olayın senaryosunu yazıp oynayan da sen olacağını unutma! Çünkü unutma, herkes bu oyunu artık başka türlü oynuyor! Gürültü koparmadan, “miş”çesine… hem de öyle mişçesine yaptığı şeyi -zaten kendi yazdığı senaryonun perdeleri açılıp olaylar karşılatığından- sözde sürprizler yaşıyorkenki anda attığı o çığlıkların dahi, aslında daha önceden ne kadar çok çalışıldığını ve ona eşlik eden gözyaşlarının hiç de tenini ıslatmadığını anlayamayacağın gerçeklikte!.. E, anlayın artık, “mış” gibi yaşayanların “miş” gibi tezgahlarını. Pazar bunlarla doluyken, alçak gönüllülüğü kim takar, tevazudan kim anlar? Tezgah varsa, torna var. Torna varsa, bu klişeliği, düzeni, yıkacak mutlaka başka bir şey daha var. Sen onu ara…
Silvan Güneş
Biyografi Yazarı