Mihrî Hatun – Amasya’dan Göğe Yazılan Bir Kadın Sesi

Bugün yine tarihin tozlu sayfalarından geldim huzurunuza.
O bir aşk kadını.
Bir divancı, bir müptelâ, bir köz.
Velâkin bugün hangi göz görür ve işitir ki;
o viran olmuş kalplerde belli ki bir zerre yoktur öz!
Böyle gireyim dedim gününüzü yararcasına içinden geçerek;
bilirim ki her söz söylenip bittikten sonra geriye çekilecek…

15. yüzyılda, ilim ve sanatla yoğrulmuş bir şehirdi Amasya. Şehzadelerin yetiştiği, kadıların hüküm verdiği, şairlerin sözle yarıştığı bu şehirde bir kadın çıktı ortaya. Ünvanların gölgesine sığınmadan, adını saklamadan, kadın olduğunu gizleme ihtiyacı duymadan şiir yazdı. Erkek şairlerin hâkim olduğu bir edebiyat dünyasında, kalemini bir meydan okuma gibi kullandı.

O kadın, Mihrî Hatun’du.
Babası kadı, dedesi şeyh olmasına rağmen, onu asıl “yüksek” yapan soy bağı değil, zekâsı, cesareti ve diliydi. Şiirlerinde aşkı, kırgınlığı, sitemi, tutkuyu öyle açık ve pervasız anlattı ki; dönemin tezkire yazarları ondan bahsederken hem hayranlık duydu hem de çekinerek yazdı. Çünkü Mihrî Hatun, sadece şiir yazmıyor; kadının edebiyattaki yerini yeniden tarif ediyordu.

Mihri Hatun Kimdir?

1460 ya da 1461 yılında Amasya’da doğdu. Hiç evlenmeyen Mihrî Hatun, 1506’da yine aynı şehirde hayata veda etti. Asıl adı Mihrünnisa ya da Fahrünnisa idi. “Mihrî” mahlasını, kendisi de “Belâyî” mahlasıyla şiir yazan babası Mehmet Çelebi bin Yahya (Belâyî)’dan aldı. Ama şiirlerinde aşkı, tutkuyu, sitemi, arzuyu öyle açık yazdı ki; onu okuyanlar, bir kadının kaleminden çıkan bu cesaret karşısında hem hayran oldu hem de şaşırdı.

Rivayete göre Necati Bey ile edebî atışmaları, İskender Çelebi’ye duyduğu aşkı şiirlerinde isim vererek anlatması, onun ne denli cesur bir kalem olduğunu gösterir. Erkek şairlere “Siz bin kişiyseniz, ben bininize bedelim” diyebilecek kadar özgüvenliydi.
Dünya edebiyatında, duygu yoğunluğu ve samimiyeti nedeniyle Sappho ile kıyaslandı.

İlmin ve Sanatın İçinde Yetişen Bir Zekâ

Mihrî Hatun, kültür seviyesi yüksek bir ailede büyüdü. Babası kadıydı, aynı zamanda şairdi. Dedesi şeyhti. Yani ilim, edep, söz ve fikir onun için bir çevre değil, yaşamın kendisiydi.
O dönem II. Bayezid’in ve oğlu Şehzade Ahmed’in Amasya valiliği sırasında şehir, bilginlerin ve sanatkârların toplandığı bir kültür merkeziydi. Mihrî Hatun bu meclislerin müdavimiydi. Dinleyen değil, konuşan; izleyen değil, söz alan bir kadındı.

Şiirinde Cesaret, Dilinde Sadelik

Divan edebiyatının ağır diline rağmen, Mihrî Hatun sade ve anlaşılır bir Türkçe kullandı. Kaside ve gazelleriyle tanındı. Diğer kadın divan şairlerinden en büyük farkı, aşkı çekinmeden yazmasıydı.


Örnek aldığı isimlerden biri Necati Bey’di. Şiirlerini ona gönderip fikir aldığı, aralarında edebî ve duygusal bir yakınlık olduğu rivayet edilir.


Şiirlerinde isim vererek duygularını anlattığı kişiler arasında: Müeyyedzade Abdurrahman Çelebi ve İskender Çelebi de vardır.
Bu, o dönem için olağanüstü bir cesaretti.

Yetiştirdiği İsimler ve Eseri

Mihrî Hatun yalnızca yazmadı; etkiledi, iz bıraktı. Yetiştirdiği şairler arasında Ani Hatun da bulunur.


Eserlerinin toplandığı Divanı: 1967’de Moskova’da basıldı. Türkiye’de ise 2007’de, Mehmet Aslan yayına hazırlığıyla, Amasya Valiliği Kültür Yayınları tarafından Mihri Divanı adıyla yayımlandı.

1. Divanın İlk Basımı: 1967, Moskova

Mihrî Hatun divanının ilk sayfası (iÜ Ktp., TY, nr. 1994

Mihrî Hatun’un divanı ilk kez 1967 yılında Moskova’da basıldı. Bu basım, Rus Türkolog I. Elena Maştakova tarafından hazırlanan tenkitli (kritik) metin şeklindeydi. Bu baskı, başlıkta Osmanlıcaya ait metni ve eleştirel düzenlemeyi içeriyordu; giriş makalesi Rusça idi ve eserin sayfa dizilişi eleştirel metne göre tertip edilmişti.

Bu baskının birkaç özelliği şunlardı: Hazırlayan: I. Elena Maştakova
Yer: Moskova, “Nauka” basımevi
Yıl: 1967
Dil: Osmanlı Türkçesi metni + Rusça giriş
Nüshalar Cambridge/ Oxford kütüphanelerinde de kataloglanmış.

Yani 20. yüzyılda yapılan ilk basım Türkiye’de değil, Sovyet akademik çevrelerinde gerçekleşti. Bu da bize şunu gösteriyor: ülkemizde bu metnin değerlendirilip yayınlanması uzun süre gecikti.

2. Türkiye’de İlk Basım: 2007, Amasya

Türkiye’de ilk defa Mihrî Hatun’un divanı 2007 yılında yayımlandı. “Mihri Hatun Divanı” adıyla Mehmet Aslan tarafından hazırlanan bu basım, Amasya Valiliği Kültür Yayınları tarafından gerçekleştirildi. Kitap yaklaşık 400 sayfa olup şiirlerin yanında divanın edebî ve tarihî bağlamına ilişkin inceleme ve bilgi bölümleri de içeriyordu.

Arka kapağında da açıkça belirtildiği gibi: “Mihrî Hatun’un divanı, bugüne kadar toplu olarak günümüz Türkçesine kazandırılamamıştı; bu eser bu eksikliği gidermeye yönelik önemli bir adımdır.”

Okurken insanın sızlamadık yeri kalmıyor değil mi?

3. Peki eser şimdiye kadar nerelerdeydi?

Evet — divan, basılmadan önce el yazması nüshalar halinde çeşitli Osmanlı kütüphanelerinde bulunuyordu. Araştırmalar ve tenkitli metin hazırlıkları sırasında saptanan el yazması kaynaklardan bazıları şunlardır:

* Süleymaniye Kütüphanesi (Ayasofya, nr. 3974)
* Millî Kütüphane kopyaları/mikrofilm
* İstanbul Üniversitesi Kütüphaneleri gibi farklı koleksiyonlarda el yazma nüshalar vardı.

Bu el yazmalar üzerinden 20. yüzyılda araştırmacılar eleştirel metin hazırlığı yaptılar.

Bu da demek oluyor ki:
1) Divan basılmadan önce uzun süre Osmanlı kütüphanelerinde el yazması nüsha olarak bekledi.
2) Türkiye’de yayına hazırlanması uzun süre gerçekleşmedi.
3) Bilim insanları bu el yazmalarını karşılaştırarak bir metin çıkardılar ve nihayet 2007’de Türk okuruna sundular.

“Neden Türkiye’de geç yayımlandı?” Sorusuna gelince…

* Osmanlı edebiyatı el yazmalarının farklı nüshalarının dağınık olması,
* Eleştirel metin hazırlığı için gerekli kıyaslama ve tenkit çalışmalarının uzun zaman alması,
* Akademik ve yayınevi desteğinin tamamlanmasının yıllar içinde gerçekleşmesi.

Yani ne acı ki, ülkemizde kendi önemli kadın divan şairimizin eserini toplu hâlde yayıma hazırlamak için geç kalındı. Oysa Moskova’daki akademik çevreler bunu birkaç on yıl önce gerçekleştirmişti.

Sonuç olarak özetlersek;

Divan, el yazmaları üzerinden akademik çalışmalarla 20. yüzyılda düzenlendi.
1) İlk basım 1967 Moskova (Rus akademik çevresi).
2) Türkiye’de ilk basım 2007 Amasya Valiliği (Mehmet Aslan hazırlığı ile).
3) Eser uzun süre el yazması olarak Osmanlı kütüphanelerinde bekledi.
4) Bu gecikme, eserlerin kültürel hafızamızda yeterince görünür hâle gelmesini zorlaştırdı.

Adı Venüs (Zühre) üzerinde bir kratere verildi. Mihrī Crater

1985 yılında adı, Venus üzerindeki bir kratere verildi: Mihrī Crater. Yani Amasya’da doğan bir kadım sınırlarını aştı. Yeryüzünde kıymeti tartışılan bir kadın, gökyüzünde ölümsüzleştirildi.

Siz bunun ne kadar büyük bir olay olduğunu anlayabiliyor musunuz?

Mihri Hatun Eserleri Nelerdir?

* Dîvân (Dîvân-ı Mihrî): 17 kaside, 210 gazel, 1 müstezâd, 9 murabba, 1 tahmîs, 1 tercî-i bend, 2 mesnevî ve 7 müfredden oluşan, toplu şiirlerinin bulunduğu temel eseridir.


* Tazarru’-nâme: Divan’ın hatime kısmında yer alan, tevhid, münacat, pişmanlık ve nefsine öğütler içeren manzum eserdir.


Şiir Özellikleri: Özellikle “Ben umardum ki seni yâr-ı vefâdâr olasın/ Ne bileydüm ki begüm böyle cefâkâr olasın” beyti meşhurdur. Eserlerinde Necâtî, Zâtî, Şeyhî ve Ahmed-i Dâî’ye nazireler yazmıştır.

Mihrî Hatun’un İlhamı bu şehre 1999 yılında gelen birini çok etkiledi!

Mihrî Hatun’un ilhamı bu şehrin sokaklarından, taşlarından, insanından besleniyordu. Çünkü Amasya, sadece bir coğrafya değil; ruhu olan bir kültür havzasıydı. Asırlar sonra, yine bu şehrin köylerinde dolaşan, derlemeler yapan, halk kültürünü kayıt altına alan bir başka kadın çıktı ortaya.

Amasya’nın ilk folklor kitabını yazan, bu şehre şiirler ve besteler armağan eden bir başka kadın çıktı.
Doğduğu yer Amasya değildi belki. Ama ruhu bu toprakla bağ kurdu.


Amasya’yı bir ilham kaynağı olarak gördü.
“Amasya’ya Gel” diye beste yaptı. Amasya’ya nice şiirler yazdı. Bir tanesi de diyordu ki “Aşkından bu şehirde öldün mü hiç?
Bu şehrin kültürünü kayıt altına alan bu kadın da tıpkı Mihrî Hatun gibi bekledi Amasyalı’yı. Ve o da her imzasını attığı esere yine gökyünün en aydınlık enerjisinin adını yazarak ilerlemeye devam etti yolunda. Haydi bakalım bunu da siz bulun, kimden bahsediyorum ben! Şehirden beslenerek, şehre iz bırakan, kimdi o kadın?

Değer ve Zaman

Mihrî Hatun yaşarken saygı gördü ama tam anlaşılmadı. Bugün ise çoğu zaman, yaşayan emek fark edilmiyor. Oysa değişmeyen bir gerçek var: Amasya, Mihrî Hatun gibi bir değeri yetiştirmiştir. Ve yüzyıllar sonra bile, bu şehirden ilham alıp onu yazan, besteleyen, derleyen insanlar vardır. Bazı insanlar doğdukları yerle değil, emek verdikleri şehirle Amasyalı olurlar.

Yazıma az önce kaleme aldığım ve biri bu şehirde doğmuş, diğeri ise sonradan Amasyalı olmuş iki kadına yazdığım bir şiirle noktalayayım.

Amasya’nın Nazlı Gelini ve Yeşilırmak

Bin yıllık kayalarda saklıdır eski bir ahd,
Kral mezarlarından izler vakur bir taht.
Yeşilırmak süzülür, sinesinde bin bir renk,
Bir kadının bakışı, tarihin kendisine denk.


Harşena Kalesi’nden aşağı süzülen rüzgar,
Gözlerinde birikmiş, sanki asırlık bir bahar.
Yalıboyu evleri selam durur bu edaya,
Bir efsane yazılır, sudaki her damlaya.

Mihrî’nin adı Venüs’te bir iz, nar-ı sönmez,
Biri gökte bir yardır, diğeri Güneş’tir bitmez.
Müptelâ aynı şehre, iki evlenmemiş can
Buluşurlar Amasya’nın en derunî bendinde her an.


Ne nehir yorulur akmaktan, ne tarih bu duruştan,
Bir asalet yükselir, o en eski yokuştan.
Sessizce izlerken o görkemli geçmişi,
Amasya’nın ruhuyla birleşir bu iki vakur kişi.

ya da

Mihrî’nin Venüs’te izi, nar-ı sönmez bir yardır,
Biri Samanyolu’nu aydınlatan Güneş’ten bir bahardır.
Müptelâ aynı şehre, iki evlenmemiş can;
Amasya’nın bendinde bu en ebedî andır.

Bilmem bildiniz mi

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın