“Konuşuyoruz Ama İletişemiyoruz”

İnsanlarda tahammül kalmamış, iletişimde bulunduğum birçok insanın tahammül sınırını aştığını görüyorum. Çoğunda karşısından almak istediği bir şey var ve iletişimi bu amaç ve hedefe ulaşmak için gerçekleştiriyor. Dolayısıyla siz iletişim gereği kendinizden, bir başkasından, bir haberden bahsettiğinizde bu, onun dinlemek için tahammül gösteremediği bir tepkiyle anında buluşuyor. Bunu defalarca yaşadığınızda şunu düşünüyorsunuz: Öyleyse biz niçin görüşüyoruz? Öyle ya; sen konuştun ben dinledim, ama ben konuşunca niçin hiçbir şeyi duymak ve dinlemek istemeyen bir insan oluyor hemen karşınızdaki?…


Belki de sorun konuşmakta değil, dinlemek kavramının içinin boşalmış olmasındadır. Artık insanlar cevap vermek için dinliyor; anlamak için değil. Karşısındakinin cümlesini bitirmesini beklerken bile zihninde kendi cümlesini kuruyor. Senin kelimelerin onun için sadece, kendi söyleyeceklerine geçiş köprüsü.


Oysa iletişim, iki kişinin sırayla konuştuğu bir monologlar zinciri değildir. İletişim, iki ruhun birbirine yer açmasıdır. Yer açmak ise zaman ister, sabır ister, niyet ister. Niyet yoksa, sabır da yoktur. Sabır yoksa, dinleme zaten yoktur.


Bugün birçok insanın tahammülsüzlüğünün altında yatan şey aslında yorgunluk değil, benmerkezciliktir. Herkes kendi yükünü taşımaktan o kadar meşgul ki, bir başkasının cümlesini omuzlamak ona angarya gibi geliyor. Çünkü dinlemek, görünmeyen bir emektir. Alkışı yoktur, gösterişi yoktur. Sadece insanlık vardır içinde.


Ve belki de bu yüzden, en çok konuşulan çağda en az anlaşılan çağdayız.
Birileri sürekli anlatıyor, ama kimse gerçekten duymuyor.


Bu noktada insanın içinde şu soru büyüyor: “Ben seni dinliyorsam, sen neden beni duymuyorsun?” Bu soru kırgınlığa dönüşüyor, kırgınlık mesafeye, mesafe de sessizliğe…


Sonra insanlar “iletişim koptu” diyor. Oysa iletişim kopmaz. Sadece dinleme niyeti ortadan kalkar.


Ve insan, dinlenmediği yerde yavaş yavaş konuşma isteğini kaybeder. Çünkü anlaşılamamak, yanlış anlaşılmaktan daha yorucudur. Yanlış anlaşılmakta en azından bir temas vardır. Anlaşılmamaktaysa yokluk…


İşte bu yüzden, bazı insanlar artık daha az konuşuyor. Daha az anlatıyor. Daha az paylaşıyor. Çünkü kelimelerini, duvara çarpıp geri dönen bir yankıya dönüştürmek istemiyor.


Belki de mesele şudur: İnsan, kendisini gerçekten dinleyen birine rastlayana kadar, herkese karşı susmayı öğrenir. Çok enteresan, konuyu bu şekilde de bir yere bağladığımı düşünmüyorum. Bunu bir çözüm olarak görmüyorum. Bu sadece insanın kendini korunma hâlidir. Asıl mesele, biriyle konuşurken onun sana niçin yaklaştığını anlayabilmek olduğuna dikkat çekmek istiyorum! Bu iletişimden nasıl bir menfaat umuyor?

Çünkü herkes seninle konuşmak için gelmez.
Kimi senden bir şey almak için gelir.
Kimi kendini anlatmak için gelir.
Kimi onaylanmak için gelir.
Kimi sıkıntısını boşaltmak için gelir.
Ama çok azı seni duymak için gelir.
İşte tahammülsüzlüğün sırrı burada saklıdır. İşte tahammülsüzlüğün sırrı burada saklıdır. Karşındaki insanın niyeti “duymak” değilse, senin cümlelerin ona yük olur. Çünkü o, seninle değil, kendi ihtiyacıyla meşguldür. Sen onun için bir insan değil, bir araçsındır. Bu fark edildiği an, kırgınlık yerini netliğe bırakır.

Artık şunu düşünmezsin:
“Neden beni dinlemiyor?”

Şunu düşünürsün:
“Bu insan zaten dinlemek için gelmemiş.”

Ve o an iletişimin çöküşü değil, iletişimin gerçeği görünür. Herkesle konuşulmaz.
Herkesle paylaşılmaz.
Herkesle iletişim kurulmaz.
Bazılarıyla sadece selamlaşılır.
Bazılarıyla sadece ihtiyaç kadar konuşulur.
Bazılarıyla ise susmadan saatlerce konuşabilirsin.
Çünkü mesele tahammül değil, niyet uyumudur.
İletişim, iki kişinin konuşması değil; iki niyetin buluşmasıdır.

Niyetler buluşmuyorsa, kelimeler ne kadar güzel olursa olsun, havada asılı kalır.
İşte insan bunu fark ettiğinde susmayı değil, ayırt etmeyi öğrenir.

Ohh… nihayet söylenmesi gereken yere geldik. Evet, mesele tahammül değil. Mesele, ayırt edebilme yetkinliği. Kimin seninle gerçekten iletişim kurmak istediğini, kimin sadece senden bir şey almak için yaklaştığını, kimin seni dinlediğini, kimin ise sadece sırasını beklediğini ayırt edebilmek; bu, doğuştan gelen bir özellik değildir.
Bu, zamanla kazanılan bir bilinçtir ve bu bilinç; farkındalıkla, sağduyuyla, çok okumakla, çok gözlemlemekle, çok düşünmekle, çok eğitilmekle oluşur.
İnsan kendini eğittikçe, insanları daha net görmeye başlar.


Duyduğu kelimelerden çok, görmediği niyetleri okumayı öğrenir. O zaman tahammülsüzlük ortadan kalkar. Çünkü artık kimden ne beklemesi gerektiğini bilir. Kırılmaz, yorulmaz, şaşırmaz, sadece yerli yerine koyar. Ve iletişim, ilk kez gerçekten anlam kazanır.

Lütfen kendinizi eğitin. Lütfen… ayırt edebilecek kadar eğitin.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın