Anıra Anıra Gülmek!

Bugün ilk defa bir sanat tarihçi, yazar, gezginin Instagram sayfasında şöyle bir kelime okudum, “Birlikte anıra anıra gülmeyi özlemişim.” ve çok şaşırdım. Sanırım bu hanımefendi kahkahalarla gülmeyi kast ediyordu! Ya da benim bilmediğim bir tür bu! -Bu arada kendisinden izin almadan bu cümlesini buraya taşıdığım için kusura bakmasın- O kadar kendimi tutamadım ki, o paylaşımın altına şunları yazdım; “Anıra anıra gülmek!” hiç böyle bir cümle duymamıştım. …İnsanlar bu hayatta zevkten, mutluluktan ölüyor olsalardı böyle bir deyim herkesçe biliniyor olurdu! Gülmenin birçok evresi var! Acaba bu hayatta kaç insan gerçekten gülebildi, gülmenin ne olduğunu keșfetmiş kaç insanız? İnsanı gülecek hale getiren kaç insan var etrafımızda? Belki de asıl soru bizler varlığımızla etrafımızdakilere mutluluk verebiliyor, hatta güldürebiliyor muyuz? Adabınca gülmeyi, gülmesini bilmeyi ise hiç karıştırmıyorum bu işe, o da ayrı bir konu! Neyse konu uzayacak Gülmek insanlara yakışıyor. Sanırım kendimizi en kamufle edemeyip ele verdiğimiz kişiliğimizi ortaya koyan turnusolumuz o anlarımız…

Gerçekten de gülmeyi çok önemsiyorum. Hatta fırsatını bulduğum anda hiç gözünün yaşına bakmıyorum. Böyle zamanlarda neyi düşündüğümü soracak olursanız orası biraz karmaşık! İnsan bu hayatta gerçekten yaşadığına ikna oluyor sanki! Bir önceki ve ondan önceki ruh hallerine kızıyor ya da kendini, dünyayı o hale getiren insanlardan nasıl arındırması gerektiğini …. -yok olmadı bu cümle, çünkü bunun için kahraman olmak getekir, bunu da bir kişi yaptı bir ülkenin birinde ve şu an o ülkede yaşıyor olmak kast ettiğim tüm mutlulukların, övünçlerin çok üstünde…-, düşünüyor insan! Demek ki ilk önce toplumu gerçekten mutlu edecek iyi bir lidere ihtiyaç var! Niçin? Çünkü milletin ilk önce temel ihtiyaçlarını karşılaması gerekiyor ki her bakımdan sağlıklı bir insan olabilsin! Peki her bakımdan sağlıklı bir insan olabilmek için ille de her şey Amerikalı psikolog Abraham Maslow’un 1943 yılında yayımladığı çalışmasındaki “İhtiyaçlar Hiyerarşisi”ne mi bağlı? Elbette, hatta ben buna gülmeyi de ekliyorum.

Peki nedir Maslow’un temel ihtiyaç olarak gördüğü maddeler nelerdir?

İnsanoğlunun beş tane temel ihtiyacı vardır” diyor Maslow; Fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, sosyal ihtiyaçlar, değer verilme/saygınlık ihtiyacı ve son olarak kendinigerçekleştirme ihtiyacı.

Ben tüm bu ihtiyaçların tamamını bir daire içine alıp onun üstüne şunları yazıyorum, çünkü mesele sadece bunlarla da bitmiyor! İyi niyetli olmak, güven vermek, huzur vermek, insani yönlerin gelişmiş olması -IQ ile EQ’nun yerinde ve paralel ilerlemesi- ve sonucunda da MUTLULUK VERMEK!

Sizce de böyle bir sorunu yok mu insanlığın? İlk önce kendinizden başlayarak verin cevabınızı! Hatta önce kendinizi eleştirin! Mutlu bir insan mısın? Kaç kişiye mutluluk verdin/veriyorsun? Haydi bakın etrafınıza, size kaç mutluluk veren insan var? Haydi onları da geçelim, sokakta, yolda, caddede, trafikte, seyahat ederken ne görüyorsunuz? Mutluluktan kırılıyor mu bu insanlar? TV kanallarını dolaşın, kaç haber, dizi, film, program ve onların içerisinde yer alan siyasetçi, spiker, sanatçı, film sizi mutlu ediyor? Çıkın oradan dünyaya bakın? … …

İki İhtiyacını Çözebildiği İçin Yaşadığını Sanan İnsanlar Var!

İnsanoğlunun mutlu olmayı öğrenmek konusunda ciddi mesailer harcaması gerektiğine inanıyorum! Fakat dünyada insanı kiminle eşleştirirseniz eşleştirin iki insan arasında her bakımdan ciddi uçurumlar var! İnsanların bu uçurumu yaratanlarla savaşı olmadığı ve hatta bu konuları düşünmediği müddetçe çok da mutlu olmaya ihtiyaç duymayacağız! Çünkü öyle insanlar yaratılmış ki, sadece barınma ve karnını doyurma ihtiyacını karşıladığı için mutlu olduğunu söyleyip yaşadığını zannediyor! Peki bu insanların yaşam hakkında bildikleri ne var? “Yaşıyorum, yaşadım” gibi cümleleri var mı? O cümleler neleri içeriyor?

Kısacası herkesin yaşamaktan anladığı her şey bir diğerine uymuyor! Kimileri için en güzel yemeği yemek, kimileri için en iyi evde oturmak, arabaya binmek, kıyafetlere bürünmek, kimileri için dünyayı dolaşmak-gezmek, kimileri için sadece kimseye muhtaç olmadan yaşamak… Hepsini isteyip hepsini hayata sıfır kilometreden başlayıp sahip olmak herkesin harcı olmamışken, bunu sağlamak mümkün değil! Öyleyse kim gülerse iyi güler? Kim gülmenin ne demek olduğunu biliyordur! Gülmenin her türlü evresinden geçmiş ve bu konuda da bir kültürü oluşmuş kaç gülme ustası insan var? Her güldüğünü gördüğünüz insan gerçekten kaydadeğer bir şey için mi gülüyor? Gülmesini bilen insanlar mı açılarak güler? Bir millet gülmesini unutmuş hep birbirine acıyarak gülüyorsa bu acıklı duruma kim güler?…

Gülmek Konusunda İlk Eğitimimi Sevgili Babacığımdan Aldım!

Yukarıda gülmek Konusunda yeterince bilgi verdiğimi sanıyorum, buna bir de nasıl gülmemiz gerektiğini ekleyebilirim. Çünkü gülmek bir sanattır. Hatta öyle güzel gülen insanlar vardır ki, bu insanların neye güldüğünü bilmeseniz dahi onlara baktıkça siz de keyif alır gülersiniz! Aile içerisindeyken gülmek, bir topluluğun içindeyken gülmek, tiyatroda, sinemada, konferans salonunda, yolda yürürken gülmek, gülerken ses tonunuzu ve size ait olan gülme ahengini ve o ahengin nihayetini dozunda belirleyebilmek bir eğitim işidir. Toplumda gülmesine hayran kalacağımız insanlar olabileceği gibi bundan rahatsızlık duyacağımız insanlar da çıkabilir! Tıpkı yemek yemek gibi temel bir eylemi her gün gerçekleştirdiği halde kendini bir türlü geliştirmemiş insanları yemek yerken üstümüzde bıraktığı olumsuz duygu gibi her gülen, kahkaha atan, etrafa garip nidalar yayan insanlara rastlanmaktan da pek hoşlaşmayız! O yüzden gülmek de tıpkı bir elbise gibidir! Garderobunuzdaki en ciddi kıyafeti giyip en olmadık kahkahayı savurmak tartışılır bir durum yaratabilir, fakat en çekilmezi her bakımdan şımarık insan tiplemeletinin attığı eğitimsiz, nispet yapmak, çıldırtmak için atılan ve bu sanal dünyada yerini aldıkça tıpkı büyük bir çoğunluğun botokslu dudakları gibi ortaya savurduğu kişiliksiz kahkahalardır. Botoks deyince, sanırım on yıl kadar önceydi, aynı ortam içerisinde defalarca buluştuğumuz birinin her gülecek olduğunda yüzünde hiçbir kası oynatmayan sadece dudaklarını hafiften iki yana açıp ‘eh eh eh eh’ sesini çıkartması iyice dikkatimi çekmişti. Böyle bir iki yıl bu tek düze ses çıkartarak gülme eylemini gerçekleştiren hanımefendiye aramızdaki samimiyetten dolayı sorma gereği duydum! Aldığım cevap ise dikkat çekiciydi; yüzünün karışmaması ve göz kenarındaki kazayaklarının oluşmaması için bu gülme tekniğiyle güldüğünü söylemişti!

İnsanları Güldürmek Zor Zanaat!

Gülmek öyle ihtiyaç ki, insanları güldürebilmek ise ayrı bir zanaat! Tarih boyunca görüyoruz ki edebiyat, resim, sahne sanatları; dans, tiyatro, sinema gibi pek çok alanda insanlar toplumu güldürmek, güldürürken düşündürmek konusunda birtakım üretimler yapmışlar. Bunların her biri kendi içinde eleştirilebilir, fakat toplumda da gülen ve aynı zamanda güldürebilen bir insan olmak çok değerli bir birikim ve meziyet konusu. Özellikle 1980’li ve hatta 90’lı yıllarda hatırlıyorum, fıkra anlatmak ve önemli bir fıkra dağarcığına sahip olmak çok önemliydi. Hatta öyle ki kiminle konuşsanız size ankalabileceği 3, 5 fıkrası zulasında yer alırdı. Bu fıkraların bazıları gerçekten çok komik olabildiği gibi anlatan kırmamak için zoraki gülümsediğin hatta yılımsayarak tepkini göstermeye ihtiyaç duyduğun durumlara düşürüldüğün de oluyordu! Bir dönem fıkra Türk toplumunda o kadar önemli bir yer kaplamış ki, gazetelerde fıkra anlatmayan ya da fıkramsı yazılar yazmayan yok gibiydi. Fıkra kitaplarının basılıp, tıpkı bulmaca çözme merakı gibi en bilinmez, enteresan, komik fıkrayı öğrenmenin peşine düşmüş bir toplumun gülmeye verdiği önemi, şimdi şurada masaya yatırıp ışığını cıcığını çıkartmak, paralelinde karikatür dergilerinin de hatırı sayılı gazetelerle boy ölçüşür sayıda ve gündeme damgasını vuran olaylara, kişilere yönelik güldürürken dalga geçen, güldürürken acınası hallerini ortaya döken, güldürürken savunduğu, yansıttığı ne varsa toplumun gözlerinin önüne sererek bir manada duygudaşlık duyduğumuz bu üretimler yok artık! Zaman içerisinde toplumu güldürmek için her bir daldan, koldan bir bütünde kolektif bir üretimi topluma sunup bu paylaşımdan beslenerek ortak psikolojiside buluşabilen insanlar yaratmak, sosyal medyanın her bireyin başka bir coğrafyası olmasından bu yaba bu kopuşlar o dünyada başka tür bir buluşmaya evrildi. Bu evrilişin sonucunda ise karikatür dergileri kapandı. Fıkralar terk edildi. Tiyatrolar kapısına kilit vurdu. Türk Halk Oyunları diye bir şey kalmadı okullarda, şiirler okunmaz oldu. Birbirimize olan her türlü değersizliğin başlamasının miadını işte böyle başladı. Gülmek konusunda ne varsa mezarını açıp gömdük biz ve gülemeyen insan bundan sonra zamanın adı oldu!

Gülmek Adına Neler Ürettik?

Gülmek adına atasözlerimiz de deyimlerimiz de var, ve fakat ben bu yazıda konu olan “Anıra anıra gülmeyi” hiç bir yerde duymadığım gibi yazılmış haliyle de okumamıştım! Telaffuz eden her ne kadar kendini bir bilgili bir keyif kadını olduğunu görmemizi sağlayacak paylaşımlarda bulunsa da, açık söylemek gerekirse kulağa pek hoş gelmedi. Kahkahalara boğulmak gibi bir deyim varken değil mi? Güle güle ölmek, gülmekten kırılmak, katmerli katmerli gülmek, gözlerden yaş gelerek gülmek de var deyimlerimizin içerisinde! Gülme komşuna gelir başına, son gülen iyi güler, açılan solar ağlayan güler: en çok kullandığımız atasözlerindendir. Bir de “vara yoğa gülmek” var ki toplumun hiç kaldıramadığı bir durumdur. Adeta sinir uçlarımıza dokunulmuş gibi hissederiz ve o güleni bir anda silebilir, hayatımızdan çıkartabiliriz! Bu noktada güler yüzlü bir insan olmakla cıvık, ciddiyetsiz, şımarık ve ne yaptığını bilmeyen birtakım insanların da yersiz yurtsuz gülüşlerini tasvip edip onaylamayacağımız bir psikolojiye de sahibizdir. O sebeple her yere nasılsın ki her kıyafetle gidilemeyecekse, “her yere herkesle gidilmez” sözümden hareketle insanın şu kısacık hayatında çok normal bir gülme eylemini, neye göre kime göre, ne zaman, nerede, ne şekilde, nasıl gerçekleştirmesi konusunda temelden bir eğitim alması gerektiğini savunuyor, bunu da vücut dili konusundaki eğitim içerisinde onaylamadığım bir yaklaşımla algılanmasını kesinlikle tasvip etmediğimi de bildirmek isterim.

Toplum olarak gülmeyi önemsiyoruz ve bir insanın “gülsün de nasıl gülerse gülsün” cümlesini sarf edenlerin kast ettiği masum gülüşleri bir kenara koyup, bunların dışında kalan gülme eylemini gerçekleştirme seviyesinde, kiminle oturup güldüğümüze bakacak olursak, öyle insanlarla karşılaşırız ki, onlarla birlikte bir şeye gülmektense tepkisiz oturmayı yeğlersiniz! Kısacası gülmek çok farklı platformlarda karşı bir eylem olarak sarf edilebildiği gibi, tam tersi olarak ortak bir değerde buluşulmasına rağmen o eylemin halihazırda tasvip etmediğiniz insanlarla birlikte sarf ediliyor olması keyif vermediğinden, hatta kendini onunla eşit tutma konusunda bir manzaranın içerisinde yer almamak için kendinizi gülmek eyleminden arındırabilirsiniz!

Bugün Bizi Güldüren Değerli Bir Sanat Yazar Aydınımız Olan Metin Uca’yı Toprağa Verdik!

Bir toplumu güldürebilmek ne kadar zor, belaltı esprilerle güldürenler her ne kadar toplumun belli bir kesimince takip edilip, bu kesimi eğlendirse de, onların dışında kalanlar için inanılmaz can sıkıcı, eleştirici bir durum haline gelmiştir. Aydın dediğimiz sınıf toplumda sayıca artış gösteremedikçe ve takibi toplumsal bir gücü yakalayamadıkça, toplumu kucaklayan ve onu biçimleyenin seviyesiz dil, tutum, söylemlerle yarattığı üretimler, topluma yarardan çok zarar verdiğinden, bu gibilerin üretimine sanat, ortaya sarf ettirdiği kahkahalara da gülmek diyemeyiz. Yakın yüzyılda “Mükremin abi” tiplemesiyle toplumu düşündürmeye talip olan ilk kişi Mustafa Erdoğan oldu. Standap dediğimiz alanda Cem Yılmaz ve Gürse Birsel en çok taktir ettiğimiz isimlerden oldu. Metin Uca ise bunların dışında bambaşka bir tarz ve tahta üretimler yaptı. Bugün kendisini toprağa vereceğiz ve çok özleyeceğiz. Kendisinin yerini alacak başka bir sanatçıya daha sahip olabileceğimizi elbette sanmıyorum, fakat gönül isterdi ki biraz daha yaşasaydı! Toprağı bol olsun!

Bunları yazarken bir şiirim geldi aklıma. Adı “Gülmeyi Öğrendiğimde” Onu da yazıp veda edeyim, yalnız, burada bambaşka bir gülmekten bahsediyorum! Bu da size “gülmek” derken bizlere neleri düşündürebileceği üzerine bir özet olsun!

GÜLMEYİ ÖĞRENDİĞİMDE

bir gün ben de sizin gibi gülmeyi öğreneceğim
söz veriyorum eğer bırakırsam doğruluğu
koyarsam gururu fazileti onuru bir kenara
dürüstlüğü unutup yalana boğulduğumda
gamsız kasavetsiz vursan duymaz olduğumda
dokunmayan yılanlara bin yıl ömür biçeceğim

aynı yolda yürüyünce yabancılık çekmeyeceğiz
sözlerim eskisi gibi iğnelemeyecek seni
bir kere deneyeceğim ve eroin gibi geleceksin
ve istesem de bırakamayacağım
maskeler yüzüme bir bir indiğinde
garibin hakkını yediğimde
sen tamam bizdensin dediğinde
bu roller yüzüme çok hafif gelecek
öyle oynayacağım öyle oynayacağım ki
şaşıracaksın
kendini karıştırıp ben sanacaksın
İşte o zaman neşe neymiş gör bende
kahkahalarım sizin gibi semaya dayanacak
o eski halimden bir eser kalmayacak
gülmek bana bonfile, pirzola, göbek, şiş, kebap

ne bulduysam seninle öşürdüğümde
kapısız odalardan yürüdüğümde
inançlarım putlar gibi devrilecek
uzakdoğu sporlarına merak saracağız
çok kolay bulduk ya kolay savuracağız
ille de boğaz manzaralı köpüklü küvette
sosyetede günün menüsü olacağız
işte bunları bir bir becerdiğimde
senin gibi alacağım tadını hayatın
ve gözlerim büyümeyecek yerli yersiz
sonra bütün yoları Roma’ya kapıların

ben gülmeyi bilmiyormuşum ha
gör nasıl kaybolacak yüzdeki kırışıklar
millet bıçak altında kendini düzeltirken
benim kahkahalarım yüze botoks gelecek
bu elem bu keder bu tasa bu yas
vız gelip tırıs gidecek atlarım
dizginler elimdeyken yelkenliyim yattayım
artık kendimi sizden saydığımda
bir iki haberle kral olduğumda
küfe küfe armutlar hediye sepetlerim
sıkıştırmayın öyle kıskanmayın yermeyin
herkese yetecek zaman, magazini germeyin
hepsinin de bir başka damağımda tatların
konuşanı ağacımı taşlıyor diye haklarım
asıl şimdi dinle sen kahkahanın yankısını
ben gülmenin dibine vurduğumda
İşte o zaman yedim sayarım dünyanın pastasını

Şiirin yazılma tarihi: 01 Kasım 2006 / Alanya

Yorum bırakın