KENDİNİ İFADE ETTİĞİN HİÇ BİR ŞEY BELKİ DE SENİN DEĞİLDİR!

KENDİNİ İFADE ETTİĞİN NE VARSA HER ŞEYİN KATIKSIZ SAHİBİNİN KENDİN OLDUĞUNU MU SANIYORSUN?

Eski sanatçılar gözümün önünden bir bir geçerken, birçoklarının değerini ancak kaybettikten sonra anlayabilsek de, öyleyse o değerini bildiğimizi düşündüklerimizi niçin bugünlerde yaşatamıyoruz? Madalyonun başka bir yüzü, “nerede o eski….” diye başlayıp yerine gelen kelimenin karşılığı olarak “bugün de çok değerli olanları var” diye savunmaya geçenlere, gidenler için; “onun gibisi bir daha gelir mi bilmiyorum, fakat gelse bile bizim haberimiz olmadı” demek istiyorum. Burada haberimiz olmadı derken, günümüzde de çok değerli sanatçılarımız var, fakat onları TV kanallarında, sosyal medyada ya da çok popüler bir dergi ya da bir gazetenin köşe yazarının dilinden okumak, tanıtımının hakkıyla yapıldığı alanlarda görmek pek mümkün olmuyor. Tıpkı samanın altında yaşar gibi, üstlerine bir örtü örtülmüşçesine, hayattayken kefen giydirilmiş, tüm bunlara rağmen direnmeye çalışanlarla dolu bir silsile ülkemiz… Cümlemde diğer kast ettiğim ise o bahsettiğim kanallarda nerede bir kulağını, gözünü, ruhunu tırmalayan varsa, sanatçı kisvesi altında şöhreti yakalamış, sahip olduğu güçle medyada kendinden söz ettirip isimlerini milletin kafasına iyice çakanlar… Yoksa ülkemizde de pek alâ değerli sanatçılar yetişiyor, ama onların ürettikleri ve icra ettikleri sanat tüketilmiyor. Öncelikli olarak bir milletin nitelikli bir sanattan beslenmesi gerekir ki, aklı, fikri, duyguları da ona göre yetişip serpilsin. Arabesk ve arabeskimsi müzik, toplumun yanlış biçimlenmesine ve algıda seçiciliğin bozulmasına, sonucunda da insanın yapısının bolzulmasına neden oluyor.

Bu millet uzun zamandır ne dinliyor? Ben radyo, TV gibi kanalları açamaz oldum. Bir mekâna gidip birkaç saat keyifli bir zaman geçireyim dediğimde de bu böyle… İşyerlerinde çalan müzikler tam bir facia. İnsanların telefonlarının zili olarak seçtikleri müzikler, çekilecek gibi değil. Bu millet yıllardır kötü bir müziğin esareti altında tüm duyguları ele geçirilirken, zevkleri de buna göre belirledikleri müzikle işleniyor; işte kulağını, zihnini ve duygularını müzik dahi olamayacak, sanatçı dahi diyemeyeceğimiz o garip notalara ve isme tabi olmuş kimselerin karşısına gerçek sanatçıyı ve sanatı koyamıyorsunuz. Sonra da bu dayatılarak öğretilen ne varsa adı “zevk meselesi” oluyor! Hayır efendim, sen o zevk dediğin şeyi kendi yetilerinle elde etmedin. Tüm bunlar bir dayatmanın sonucuydu. İçinde bulunduğun sahip olduğun duygunun, düşüncenin, heyecanlarının, fikrim sandığın cümlelerinin katıksız sahibinin sen olduğunu mu sanıyorsun? Öyleyse sana sadece tek bir örnekle bunu kanıtlayayım; bugün moda olan ne varsa eğer senin üstündeyse, onu sana teşhir edeni ilk gördüğün andan itibaren artık senden bağımsız olarak ortaya çıkan -öğretilmiş, beynine kodlarıyla ulaşan- beğeni duygusunun sonucunda sahip olmak için duyduğun heyecan ve yaptığın fedakârlıkta olduğu gibi, nasıl ele geçirildiğini düşünmen, belki kendini ve kim olduğuna için iyi bir başlangıç, kendini ele geçirmek için de iyi bir fırsat olabilir!

Öyleyse soru şu;

Bir insanın gerçek anlamda “kendinde kendi” ne kadardır?

Evet, bu soruya herkes kendinin ne kadar kendi olduğunu savunmak için heyecanlı örneklerini verebilir, fakat tüm bunlar kabul ediniz ki doğru değildir. Hepimiz doğumumuzdan ölümümüze kadar içinde yaşadığımız koşulların bir parçası, yaşatanı ve aktarıcısı oluruz. Fakat doğamız gereği tüm bize katışanlarla kendimizde olanları özümser, -eğer yapabiliyorsak- kendi balımızı yaparız/yapmaya kalkarız. Genellikle bal üretemeyenler, başkalarının balından beslenir ve o beslendiği balı kendi sanır. Oysa insan kendini sandığı değildir. Bu noktada insanlara kendisini göstermek zordur. Çünkü insanların bunu görebilmeleri için oldukça aşmış bir beyne sahip olmaları gerekir. Öyle ki insan, şu dünyada en zor olan ya da hiç olmayan bir meyvedir. Diğer canlı türlerine göre ise, bu hayatın en kötü meyvesi.

Silvan Güneş

Biyografi Yazarı

Yorum bırakın