M.S. 1.-3. Yüzyıla Ait Olan Dünyanın İlk Portreleri Mısır’da El Feyyum Bölgesinde Bulundu

Tarih beni çok heyecanlandırıyor, çünkü elde edilen ne varsa hepsi sanatsal… O nedenle tarih demek benim için “sanat” demektir. Belki de bu açlığımızı günümüz yüzyılında bizi besleyemeyen sanat alanları yüzünden yaşıyor olabilirim/z. Bu kadar incelik, estetik, mükemmelliyet, hayal dünyası, yaratıcılıktaki sınırsızlık, -şu anda aklıma gelen bunlar- Rönesans dönemini saymazsak bugün dahi yok! Avrupa’nın ortasında çılgınlar gibi yaşanan Rönesan’tan sonra onu takip eden İngilizlerin sanayi devriminin devamında geliştirilen enstrümanlar, müzik alanındaki orkestral gelişim belki günümüz yüzyılında tiyatrodan beyaz perdeye yansıyan sinemayla ilerleyebilmiş durumda. Peki daha genel baktığımızda ilkel diye tanımladığımız toplumların ressamlarına, sanatçılarına, felsefecilerine ulaşabildik mi? Farkında mısınız, “ilkel” diye tanımladığımız insanların eline dahi dökemiyoruz. Hem de her şey ayağımıza geldiği halde… Teknolojik gelişmelerin sanatsal gelişim konusunda günümüz insanlara neler kattığı konusunu sizler düşüne dururken, ben de sizlere şimdi bundan tam takriben 1800 yıl önce yapılmış bu muazzam portreler hakkında bilgi vereyim.

Resim
İlk Roma İmparatoru Augustus döneminde darp edilen bir sikke. Arka yüzünde AEGYPTO CAPTA yani ”Mısır Alındı” yazıyor. Mısır’ı belirtmesi için de bir Nil Timsahı kullanılmış. Sikkeler o dönemlerde imparatorluğun en önemli propaganda araçlarından birisi olmuştur.

Öncelikle yiğidin hakkını verelim ve bu portreleri ilk defa sanat tarihi üzerine paylaşımlarını twitter hesabından yayımlayan Celine Symbiosis’e bu hizmetinden dolayı teşekkür edelim…

Mısır’ın Orta ve Kuzey Bölgesi’nde, Antik Krokodilopolis Kenti’nin kısmen üstünde günümüz yüzyılında bu kentin sonradan üstüne kurulmuş olan El Feyyum ya da Fayyum Vahası’nda bulunan bu portrelerin hepsi literatüre, “El Fayyum/El Fayyum” portreleri olarak geçmiştir.

fayyum portreleri ile ilgili görsel sonucu

Hikaye şöyle başlar; M.Ö. 332 yılında İskender’in Mısır’ı fetheder. Ülke, Grek hanedanlarından Ptolemaisoslar tarafından yönetilmeye başlanır, fakat Mısır’ı işgal eden askerler evlerine dönmezler. Tarihin bu zaman diliminde Mısır’da Grek kültürü yayılmaya başlandığı gibi Mısırlılara ait pek çok değer de Avrupa’ya taşınmaya başlar. Bu zaman zarfındaki kültür alışverişi oldukça üst noktalardadır. Ünlü tarihçi Charles Freeman, “Mısır, Yunan ve Roma” adlı eserinde çok güzel anlatıyor. Zannedersem hayata gelmiş her insan oğlunun okuması gereken bir kitap. Çünkü her sayfasını büyük bir merak, bilgi ve şaşkınlıkla okuduğumu söylemek isterim. Yeniden konumuza dönecek olursak, Romalıların Mısır’ı tam 300 yıl boyunca Ptolemaioslar tarafından yönetilmiş olması ve bu zaman zarfında Mısır, Kleopatra ile Antonius konusundaki Mısır donanmasının Roma’ya karşı yenilgisi sonrasında Acrium Savaşı’nın da ardından M.Ö. 30’den sonra Mısır’a Roma egemenliği başladı. Önce Grek kültürü altına giren Mısır, sonra Roma kültürü etkisi altında girdi. Bu etkileşimi özellikle heykel ve resim sanatında çok belirgin olarak görmek ve bu alışverişin boyutlarını tahlil etmek mümkündür.

Mısırlılar Eski Çağlardaki inanışlarına göre öldükten sonra ruhun ölmediğine, başka alemlerde yaşadığına inanıyorlardı. Mısırlılar bu nedenle ölülerinin cesetlerini mumyalayarak farklı bir ölü kültü yaratmışlardı. Genellikle kremasyon (ölüleri yakmak) gömü geleneğini kullanan Romalıların Mısır’da yaşamaya başlayan kesimi bu adeti bırakıp, onlar da Mısırlılar gibi kendi ölülerini mumyalamaya başladılar, fakat Romalıların Anadolu topraklarını ele geçirdiklerinde Anadolu halklarından ölüleri gömme geleneğine uyum sağladıkları gerçeğini de gözardı etmemek gerekmektedir. Romalılar bu mumyalama geleneğine ek olarak ölülerinin yüzüne mask yapmak yerine kişinin kendisine ait iki boyutlu portrelerini yapmayı tercih ettiler. Meşe, limon, selvi, sedir, çıkar, incir gibi dışarıdan getirilen ağaçların sağlam ve homojen olması, ağaçlardan yapılmış, 1,5 cm kalınlığında olan bu levhaların üstünde yapılan resimler ve resmetmek için kullanılan malzemeler; teknik, hepsinin günümüze kadar gelmesini sağlayabildi. M.S. 1. yüzyıl ile M.S. 3. yüzyıl ortalarına kadar süren zaman diliminde yapılan portrelerin arka planların genellikle tek renk olduğu ve iki tip boyama tekniği ile yapıldığı tespit edildi.

Ankostik ve tempera tekniklerinin kullanıldığı resimler ise şöyle yapıldı. Ankostik: renk verici maddelerin balmumu ve az miktarda yağ karışımı ile elde edildikten sonra fırça darbesi ile yapılan bir teknik resimken, fırça darbelerinin düz hale getirilmesin için üzerinden ısıtılmış metal geçmesi de çok renkli görünümünü daha baskın hale getirdiği için, resme kontras kazandırması bakımından da oldukça çekiciydi. Tempera tekniği ise yumurta, su, tutkal ve balmumunun bağlayıcı olarak kullanılmasıyla sonucu elde edilen resimdi. bu teknikle yapılan resimler hızlı kuruması ve uzun ömürlü olması nedeniyle daha çok tercih ediliyordu. ankostik tekniğine göre daha mat görünümdeydi. renklerin ağaç kökleri ve çivit gibi doğal maddelerden elde edilmesi ise resimlerin daha uzun ömürlü olmasını sağlaması açısından istenilen amacı sağlamaya yetiyordu.

Mumyalar, çeşitli ilaç ve yöntemlerle sargılarla bedene sarılıyor, ölen kişinin portresi sargılar yardımıyla bedenin yüz bölgesine tutturuluyordu. Bu işlemden sonra insan biçimli sandukalara yerleştiriliyor, tıpkı hayatta oldukları gibi sandukalar dik şekilde konuluyordu. işlemi biten sanduka mühürlendikten sonra üzerine ölen kişinin ismi yazılıyor ve kimlik bilgileri ekleniyordu. Yunan alfabesiyle yazılan bu yazıtlarda aynı zamanda ölen kişinin mesleği sosyal statüsü yer alıyordu. Bunların içinde askerler, din görevlileri ve devlet yönetiminde çalışan üst düzey yetkilileri yer alıyordu.

Bu portrelerin her biri bana çok dokunaklı geldi. Saydım tam 61 adet portre var. Hepsini internette yayımladılar mı hepsi bu kadar mı bilmiyorum, fakat sanmıyorum da. Fotoğraflara baktığımda portrelerin hepsinin genç insan portrelerinden oluştuğuna tanık olursunuz. Bunların hepsi genç ölmediğine göre, -ya da bu kadar genç mi hayatlarını kaybettiler?- her birini resmeden kişi acaba ölenlerin yeniden dirildikten sonra olmaları gereken yaşlarını mı resmetmeye çalıştı? Belki de inançlarına hepsi ne çocuk ne de ihtiyar olacaklar, hayatlarının baharında bu insanların en verimli, enerjik sağlıklı olduğu bir yaşta hayata gelecek olmaları amaçlanarak, hepsi genç bir şekilde resmedilerek aynı zamanda yakınlarına da bir anlamda bir teselli anlamına geliyor olabilirdi. Bununla birlikte bazı resimlerin çok daha genç olduğunu da dikkatimi çekmedi. Bunlar için de belki çok erken yaşta hayatlarını bir şekilde kaybeden çocukların da yine yaşlarının kendilerine göre biraz yükseltilerek, kendi kendilerine yetebilecek ve çocukluktan çıkmış bir halle resmedilmesi de ancak bu şekilde açıklanabilirdi.

Bir diğer konu ise ressam bütün portrelerde gözlerin hepsini iri bir şekilde çizmiş. Belki de gözleri yaşamakta kalan bu insanların, yeniden hayata gelmek için büyük bir bekleyişle uykularında olacağının mesajını veriyordu. Ayrıca portrelerin herbirinin yüz ifadesine ve kıyafetlerine baktığınızda aslında günümüz insanlardan çok da farklı olmadıklarına, bugün dahi sokakta karşılaşsak yabancılık çekmeyeceğimiz tiplerde olduklarını, ifadelerindeki ortak samimiyeti ve duyguyu görebilmeniz mümkündür.

Kendi adıma söylemek isterim ki her birinden ayrı ayrı etkilendim. Takriben 1800 yıl önce yaşamış olan bu insanlarla aramızda teknolojinin dışında hiçbir fark göremediğim gibi hatta günümüzde pek çok ülke, bölge, cadde, sokaktaki görüntüden çok daha medeni insanlar olarak değerlendirdiğimi de söylemek isterim.

Siz ne dersiniz? Haksız mıyım?

Silvan Güneş
Biyografi Yazarı

Fayyum

Alıntı & Kaynak & Fotoğraflar
* Akçay, Tuna, Yunan ve Roma’da Ölü Kültürü, Bilgin Kültür Yayınları, Ankara, 2017.
* https://tr.wikipedia.org/wiki/feyyum.
* https://onedio.com/haber/tarihin-ilk-protrelerinin-neden-misir-dan-ciktigina-dair-bilgilendirici-bir-flood-673955.

Yorum bırakın