Dünyaları gezmemiş ama, dünyalarca kitap okumuş adam duruyor karşımda… Saygı duyuyorum, hatta önünde eğiliyorum. Ne güzel kitap okuyormuş, bir dağcının arşınladığı zorlu patikaları gibi kütüphaneleri devirmiş… İkisi de ne kutsal bir zirve…
Ama konuşmaktan aciz! Ağzından bir kelamı alamıyorsunuz! Konuşmuyor. Gözlerinde hemen uyuyuverecekmiş gibi bir manasızlık. Onlara bakmaya korkuyorum sanki, mutsuzluğa sürükleyecek bir karanlık hissi uyandırıyor bende, çok garip…
Bazen böyle susanlar için “acaba kitaplarda okuduklarına koşulsuz takılmış, oltaya gelmiş bir balık mı yoksa kitap okumaktan konuşmayı mı unutmuş…”, demeden alamıyorum kendimi. İkisinin ortasını da bulmak gerek değil mi? Pratikte öğrenerek kendini geliştirenlerle sadece okuyanlar arasındaki sosyal uçurumu da pek tasvip edemiyorum ben. Ortamı paylaşamamak kadar kötü bir asosyallik yok. Çünkü zamanı harekete geçiren sürtünmedir. Hava akımı olmazsa nefessiz kalırız. Zamanın bu durağanlığını yok etmek için fırtınalara ihtiyaç vardır. Bu havada olursa kasırga, suda olursa Tsunami, toprakta olursa erezyon, deprem gibi sonuçlar doğurur. Bunların hepsi döngüseldir. Doğa bunları yaparken kendini de yeniler, mutlaka sonunda bir sükunet bir yenilenme bir dinginlik meydana gelir…
Peki, dünya üstünde yaşayan canlılardaki bu döngüsellik nasıl olur? Bir insanın öfke patlamalarının tetiklediği cinnet sonunda yaşadığı pişmanlık, ya da çok gülerken bir anda hıçkırıklara boğulan insanın ID’deki depresif yansımasının açığa çıkması, daha çok oturmamış kişiliklerin kendini bulma mücadelesi olarak karşımıza çıkarken, insan ihtiyaçlarının “sağlıklı bir şekilde” karşılanabilmesiyle birlikte gelişen otokontrol yeteneğinin sahip olduğu tepkiler, elbette de aynı olmayacaktır… Bu noktada “insan ihtiyaçlarının sağlıklı bir şekilde karşılanması”nın altını çizmek istiyorum, çünkü “her ihtiyacı karşılanan insanın sağlıklı olduğunu” düşünmek yanlış olur ki, zaten ihtiyacı olmadığı halde davranış bozukluğu gösteren insanlar karşısındaki şaşkınlığımız da bu durumlarda gerçekleşir… Her yere istediği zaman hareket edebilme kabiliyeti gösterebilen bir insandan öğreneceklerimiz!…
Yaşadığımız dünyada parası olan için istediği yere gidebilmenin bir sınırı yoktur. Çalışıyor olsa dahi istediği zamanı kendine rahatlıkla tayin edebilir ve ulaşım araçlarının en son gelişmiş teknolojisini kullanarak kendini dünyanın öteki ucunda değil, uzayda dahi bulabilir. Böylesi bir maddi alternatifi olmayan için ise en iyi kaynaklar TV kanallarındaki tanıtımlar, belgeseller, kitaplar vs. dır. Gitmek isteyip de gidemediği bir ülke, şehir, kasaba hakkında pek çok şeyi öğrenebilir. Eğer becerebilirse ömrünün önemli zaman dilimini alan bir çalışma maratonu sonucunda para biriktirip, “oraya” gitme hayallerini -bir gün- gerçeğe dönüştürebilir ya da macerayı seviyorsa, daha farklı kanalları da kullanarak bu amacına sportif aktiviteleri, tanışacağı yeni insanların davetleri, kazandığı burslar… vb ekseninde de gerçekleştirebilir…
Peki, gerek okuyarak elde edilen bilginin gerekse parayla elde edilen saadetin hepimize tattırdığı mutluluk ne kadardır? Çok istediğimiz bir şeyin içinde sonsuza kadar da dursak, onu elde edene kadar duyduğumuz heyecanın kapasitesini bozmadan, aynı heyecan denizinde mi yüzeriz hep!…
Elbette, en tutkulu arzularımız da bir zaman sonra bir balon gibi sönecektir. Yerine başka bir duygu gelecektir, çünkü en hızlı ulaşıp bir anda tükettiğimiz arzunun birincisi “açlık”, ikincisi “çiş yapma” duygusu diğeri de “uyku”dur. Açlığımızı giderene kadar, ilgilendiğimiz diğer her şeyden vazgeçeriz. Midemizin içinde Soma madeninden kömür çıkartmak için durmadan çalışan işçiler vardır sanki. Açlıktan midemiz kazınıyordur ve yemek yedikten sonra aldığımız haz, az önce “mutlaka yapmalıyım/sahip olmalıyım” türünden duyguların önüne geçmiştir. İşte o an, gerçek kendimizle kaldığımız ve kendimizi tanımamız gereken andır. Açken sergilediğimiz tutumlar, yemek önümüze geldiğinde onu ağzımıza nasıl bir hırsla, çabuklukla tepişimiz, sosyal hayatta iletişim içinde olduğumuz insanlara yaklaşımımızın ipuçlarını verir… Ve az sonra, tüm yediklerini çıkartma süresi ve bu sürenin uzaması sonucunda çektiğin ızdırap, yine tüm benliğine sahip olacak, beynin sadece, bir an önce çıkarma duygusuna tutuklu kalacaktır. Uykuya ise hiç değinmek istemiyorum. O artık bizim her şeyle iletişimimizi kestiğimiz ölmüş halimiz, ta ki tadından zorla sökülürcesine gözümüzü açtığımız ana kadar…
İşte, sahip olduğumuz her şeyin heyecanı da bu kadar kısa olacaktır. O zaman, arzu ettiğimiz her şeyi yaşamaya başladığımızda tüketecek, içinde olduğumuz her manzaranın bir parçası oldukça, biz de artık o parça içinde emsali olmayan bir varlık olarak kaldıkça, bizi tatmin edecek, o doygunluğa ulaştıracak bir sonraki aşama ne olmalıdır?
Benim buna verebileceğim en mantıklı cevap, beden sürtüşmesi ile (her bakımdan hareket kabiliyeti), akıl sürtüşmesinin (okumanın, araştırmanın, kendince sonuçlar çıkartmanın…) ekseninde buluşabiliyorsa insanlar, ortaya mutlaka bir zeka koyabilmelidirler. Bir yere öylesine gitmenin bir manası yoktur. Giden için de böyledir! Ne olacaktır yani, tatilde Amerika’nın en gözde eyaletlerinin, en meşhur caddesinden en popüler mekanlarında gezmiş, tozmuş, yemiş içmişsin? Çektirdiğin fotoğraflarla “Vay be, nereye gitmiş bu hem zaman hem para zengini dostum, arkadaşım…” dedirtmenin dışında nasıl bir doygunluk yaşarsın ki fotoğrafların dışında seni mutlu edecek daha değerli bir şey bulabilesin?.. O seyahat sonunda aklımızda kalacak olanlar bellidir ama arkamızda bıraktıklarımız da… Peki ya ardımızdan kalanlar? Yani diyorum ki, kendi zamanımızın akışını harekete geçirmek için çarklarımıza yaptığımız yağlamalar gıcırdamayı önleyecek olsa da aşınmayı durdurabilir mi? Evet, haklısınız hep yerinde duranların kırılan çarklarına yedek parça dahi bulamayıp hayatı kör topal yaşadığı bir dünyada seninkisi hiç de fane durmuyor!…
Konuyu artık bunca genellemenin içinden tutup çıkarttığım bir iple bir yere bağlamak istiyorum… Yıllardır bu ülkenin insanlarına devletin özel okullarında dersler olmasına rağmen yabancı dil öğretilemedi. Ve fakat bunu özel okullar ve bazı seçilmiş devlet okulları becerebildi! Bir eğitim politikası öğretmek için seçtiği bir alanda başarısız oluyor ve bireyin bu eksiğini tamamlaması için alternatif bir kanaldan ek eğitim almasına zemin hazırlıyorsa o zaman orada sistem çökmüş demektir. Tüm organizasyon, planlanma ve yapılanmayı yeniden gözden geçirmek gerekir. Bu noktada, toplumun ihtiyaçlarını belirleyip karşılayamayan aynı sistemin eğitim basamaklarında, özellikle üniversite ayağında, bünyesine öğretim görevlisi almak için yabancı dil şart koşması elbette -dünyayla bilimsel olarak iletişim, paylaşım ve gelişim- olduğunu hepimiz onaylıyorken, aynı amaçla kadro alanların “kağıt üstünde elde ettikleri başarı”yı kendi alanlarında yaptıkları/yapacakları çalışmalarla evrensel platformda paylaşamamaları, amacın yine yerine getirilemediğini göstermiyor mu bizlere? Neden her alanda ülke içindeki eğitimlerini sürdüren akademisyenlerimiz ellerinden gelenin çok daha iyisini yapmıyor ve “bu çok okuyor çok biliyor çok gezmiş tozmuş…” davranışlarının ardında bizlerin artık “hizmeti” onların da “alkışı” hak ettiği başarıları yaşayamıyoruz toplumca. Ülkenin en iyi en başarılı, en gözde en en en… üniversitesinde mezun olduğu için diplomasını alnımızın ortasına şaklatırcasına çerçeveletmiş, yeri geldiğinde de bastıra bastıra üniversitesinin adını söylemiş ve sosyal hayatta da isimleri ile ön plana gelerek de “seçilmiş” olan güzide insanlarımızın, kendi alanlarıyla ilgili yaptıkları işleri neden alkışlayamıyoruz da her seferinde yapılan işlerin en iyisi örneklerini Batı’da gördüğümüzde, Avrupayı gözlemekten, -çirkin, özgünsüz, bize yabancı… taklitler ekseninde -iyiyi gözleyeceğiz diye- boynumuz kopuyor? Ve aklı yetmediği için zekası da ona göre bir cevap bulmaya çalışan, meselenin özünü iyice anlayamamış, çünkü “tahlil edecek laboratuvarı hiç olmamış” bir insanın, konunun tam ortasında güzergahın dümenini “batı hayranlığı”na çevirerek, aklının labirentlerinin yetmediği bir konuda yolun ortasına şap diye bırakılan bir tezek olmasını, yaşadığımız şu yüzyılda, Archimedes’in bulduğu kaldırma kuvvetine ilham veren, kurnadaki tastan, çok daha hafif buluyorum…
Silvan Güneş